Iskender Savaşır, Vicdan ve İdeal

VİCDAN VE İDEAL (4. Konuşma, 24.02.1997)

İskender Savaşır

Bu yazı dizisi boyunca “Psikanaliz ve Tarih” başlığı altında ruhsal malzemeyle tarihsel ve toplumsal malzemenin kesişme noktalarını araştırıyoruz. Giriş yazısında psikanalitik literatür içinde yer alan en iyi yazılardan birinin Erikson’un kuşaklar silsilesi üzerine yazmış olduğu makale olduğunu söylemiştim. Bu yazıda o kuşaklar silsilesinin nasıl örülmüş olduğunu bir örnekten hareketle göstermeye çalışacağım. Bir kuşaktan bir başka kuşağa bir takım değerler nasıl aktarılıyor ve ruhsal malzeme nasıl tarih haline dönüşüyor? Bu soruya ek olarak başka bir soruya daha yanıt arayacağız yazı boyunca. “Vicdan ve İdeal” , yani psikanalitik dildeki karşılıklarıyla söyleyecek olursak üstben ya da süperego ve ego ideali kavramlarına niye ihtiyaç duyuyoruz?

Doğrudan doğruya kısa bir görüşme özeti ile başlamak istiyorum. Bana başvuran 12 yaşında bir çocuk vardı. Şiddetli korkulardan şikayet ediyordu. Ağır fobik bir tablo gösteriyordu. Çok sevimli bir çocuktu. Herkesin görünce sevdiği oğlan çocukları vardır ya tam onlardan biriydi ve aynı zamanda görüşmelerin seyri sırasında sezmeye başladığım yalancılık, uydurma konuşma gibi özellikleri vardı.Aktaracağım görüşme, çocuklarıyla yaptığım değil babasıyla yaptığım bir görüşme. Buradaki önemli faktör oğlanın kendisinden 6-7 yaş büyük bir ağabeyinin olması. Yani çocuk, ikinci çocuktu.

Temelde karısı ve karısının erkek kardeşi tarafından ikna edilen baba terapiye çok olumlu bakıyordu. Ödenen ücreti fazla buluyordu. Yani bir dizi direnç koyuyordu ama o yine de benim görüşme talebime geldi ve görüşme boyunca da gayet kooperatif davrandı. Oğlunun sorunları hakkında ne düşündüğünü sordum. Çok monoton bir sesle, bütün küçük çocuklar böyledir, bu sorunlar herkesin başına gelir, bunlar yaşanmalı, çocuklar şöyle yapmalı; gibi sık sık -meli, -malı’larla biten cümlelerle yanıt verdi.Sanki kendi konuşmuyormuş gibiydi. Konuşma tarzı , bilinen, devralınmış bir gerçeği dile getiriyormuş izlenimini veriyordu. Ben uzunca bir süre hiç ses çıkarmadan dinledim. Adam bir yandan da çocuğun yaramazlığının ev huzurunu nasıl kaçırdığını, kendini ne kadar rahatsız ettiğini, eve gelince karı dırdırından, çocuk bağırtısından hiç huzur bulamadığını filan hatırlıyordu. Ben bir noktada o zaman neden çocuklarınızı yatılı okula vermiyorsunuz diye sordum. Aslında oldukça manipülatif bir soruydu. Çocuğun yatılı okula verilmesinin kendisine iyi gelebileceğini düşündüm. Bir an için tam anlamıyla çimdiklenmişçesine irkildi ve sıçradı ve “ben çocuklarımı yanımda isterim” dedi.

Süperego ve ego kavramlarına niye ihtiyacımız olduğunu tam bu dönüşümden hareketle temellendirebileceğimizi iddia edeceğim. Adamın ilk o konuşması -herkes böyle yapar, bunlar geçer, çocuklar disipline edilmelidir, bunları kendi başlarına bırakmamalıdır- falan hikayesi, tamamen kendi içinde taşıdığı, vicdan dediğimiz ve kendisinin kısmen yabancı bir unsur gibi, bir başkasının sesiyle konuşur gibi konuştuğu bir gerçeği dile getiriyordu. Oysa çocuklarını yatılı okula verme fikrinin zedelediği şey, yalnızca buyruklar, komutlar falan değil, doğrudan doğruya adamın tenine değen bir şeydi. Bildiğimiz gibi ten ve yüzey, benliği tarif etmek için en sık başvurduğumuz eğretilemelerdir. Bu müdahale ile doğrudan doğruya tenin hazları, istekleriyle ilgili bir bölgeye nüfuz etmiş oldum.

Başka bir deyişle ego’nun bir yüzeyden ibaret olmadığını, bir dünyayı karşılayan, bir ten olan ben’le bu tenin bir şekilde içinde barındırdığı, ama ex-cathedra denebilecek bir sesle konuşan başka bir organın orada işlediğini görüyoruz.

Aslında bu ailenin hikayesine bakınca o organın nasıl oluştuğu hakkında bir fikir edinebiliriz. Görüşmenin son kısmında adamın hayat hikayesini aldım ve ilginç bir şekilde adamın da kendinden bir kaç yaş büyük bir ağabeyi olan, ailenin ikinci çocuğu olduğunu öğrendim. Ve üstelik adamın kendi küçüklüğünde çekmiş olduğu sıkıntılar kendi küçük oğlunun sıkıntılarına çok benziyordu. Ağabeyi tarafından çok sık dövülürmüş, ailesini hayal kırıklığına uğratırmış, karanlıktan korkarmış; yani bir anlamda küçük oğulun yaşadığı, babanın çocukluğunda yaşadığı yaşantının bir düzeyde tekrarı gibiydi.

“Ben” dediğimiz yüzeyin hiçbir zaman kendisinden ibaret olmayan, aslında daima bir olması istenen, annenin gözünde görünen, anneyle yansıyan bir geleceğe doğru açıldığını söyleyebiliriz. Buna karşılık bu anlamda bir ayırım yapacaksak ego ideali, bir gelecek uğruna açılır, vicdan dediğim süper ego ise daha ziyade geçmişin yükünü, bir geleneğin baskısını barındırır diyebiliriz. Şimdi bu sözü edilen aile ortamında ideali nerede arayacağız diye sorulabilir. Adam bir şekilde bir yerden bir takım korkular devralmış, ağabeyi ve babası karşısındaki yetersizliğini, bir mekanizma yoluyla kendi küçük oğluna devretmiş.Ayrıca bu adam iş hayatında da başarısız olan bir adam. Burada ideal nerede diye akla gelebilir?. Elimizde başka hiçbir bilgi ya da araç yoksa ideali aramaya başlayacağımız ilk yer, genellikle büyük oğullardır. Hem anne hem de baba, kendilerinin hayattan çoğunlukla karşılayamadıkları ama karşılanmasını istedikleri tüm yatırımları genellikle büyük oğullara yaparlar.

Terapiye başvuran çocuğun ağabeyi hakkındaki hikayeye baktığımızda akademik olarak çok başarılı, üniversiteye girmesiyle birlikte milliyetçi, hatta faşizan diyebileceğimiz kimi ideolojiere takılan, askeri değerleri benimseyen, asker olma arzularını da kimi zaman dile getiren bir çocukla karşılaşıyoruz. Ve zaman içinde, danışan kimliğindeki çocuğun idealler açısından tam bir bocalama süreci içine girdiğini görüyoruz. Bir yandan kendi konumu babasının yetersizliklerini devam ettirmekle yüklü iken, diğer yandan kendisinin de bazı askeri özlemlerle dolu olduğunu biliyoruz.. Zaten sürmekte olan terapide de meslek seçimine ilişkin bir dizi kaygı dile geliyor. Dile gelenler arasında, çok anlaşılır nedenlerden ötürü psikologluk ve avukatlık var. Bunlar da şöyle gerekçelendiriliyor: “insanlara yardım etmeyi severim ben”.Bunun yanı sıra bir bocalamanın işareti olarak görülebilecek askerlik de gündemden düşmüyor.

Yukarıda aktardığım örnek benim başarısız addettiğim bir terapiydi. Aileyi iyi idare edemediğim için yedi görüşme sonunda terkle sonuçlandı. Fakat iki sene sonra, çocuk tamamen kendi kararıyla ve doğrudan beni arayarak randevu alıp tekrar gelmeye başladı. Bu kez korkuları tamamen yatışmıştı.

Şimdiye kadar kuşakların sürekliliğinin nasıl kurulduğunun, birinci terapi deneyiminin neden terkle sonuçlandığının hikayesi aynı sürecin anne yakasından da nasıl işlediğini görmemizi mümkün kılacak. Anneyi iki kere gördüm. Ve görünüşte terapiyi inisiye eden anneydi.Annenin babasıyla ilgili temsili anlayışsız, uzak, soğuk, mesafeli bir erkek figürü iken , çocuk için dedenin sıcak, babaya oranla belki hayatında nispeten daha başarılı, sevecen erkekliği olan , çocuğu kurtarabilecek ve onun erkeklikle ilgili korkularını yatıştırabilecek bir figür olduğunu düşündüm. Gözden kaçırdığım bir nokta, pek çok ailede yapıldığı gibi, annenin, kocasından “babamız” diye söz etmesiydi. Buna dikkat etmem gerekirdi, hata buradaydı. Ve annenin hikayesinden de öğrendiğim kadarıyla o müşfik, sevecen dede, kendisi babayken, çocuklarını sık döven bir babaymış. Ben bu dedeyi -anneyle görüşmede annenin ruhsal durumunu yeterince hesaba katmadığım için- dedenin müşfikliğini ve oğlunun ruhsal hayatında oynadığı rolü övdükçe, bunun önemine değindikçe, anne benim müttefikim iken, hasmım olma tarafına geçti. Sezgime göre anne de oğlunu çok dövüyor ve büyük bir olasılıkla küçük oğlanla dede arasında kurulan özdeşleşmenin de farkında. O da küçük oğlunu döverken aslında kendi babasını dövüyor. Kendi babasıyla küçük oğlu arasında benim sezdiğim benzerlikleri büyük bir olasılıkla o da seziyordu.Görüşme sayımızın yetersizliğinden ötürü bu düşüncemde çok ısrar edemeyeceğim.

Şimdi kavramsal bir düzeyde süperego, arkaik süperego ve ego idealinden sözedeceğim. Gündelik dildeki vicdanın, aslında bu üçünün bileşkesi olduğunu düşünüyorum. Yani ego ideali tarafından yumuşatılmış bir olgun süperego olduğunu düşünüyorum. Çok kabaca, süperego denilen olgu, ancak Oidipus kompleksinin başarılı bir şekilde çözümlenmesi sonucunda ortaya çıkan ve sembolik düzeyde ifadesini bulan yani dilsel nitelikli bir şeydir; en önemli özelliği de, dile geçişle aynı anda teşekkül etmesidir. Dolayısıyla sınırları açık seçik belirlenmiş görev ve yasaklar koyar. Dilin mantıksal içeriği üzerine kuruludur. Ve bu anlamda da tamamen sözleşme mantığı içerisindedir. Neyi yaparsa neyin karşılığını alacağı filan gibi bir dizi, bu anlamda da yüzü hep geçmişe dönüktür. Devralınan bir töredir. Ego ideali ise daha dil öncesi bir dönemde teşekkül etmeye başlamış bir şeydir. Bunun hakkında iki ayrı teorik perspektiften bakmaya çalışacağım. Biri, Julia Kristeva’nın ve Fransızların çok sık dikkatini çektiği dil yönü; yani ego idealinin sembolik dil öncesinde varolduğudur. Başka bir deyişle, hayatın ilk iki yılının sembollerden yoksun olmadığını, bir imajinasyonun, bir imgeler hayaller dünyasının o dönemde de varolduğunu biliyoruz. Bebeklik araştırmalarından bir örnek vereyim: insan hançeresinin çıkarabileceği sesler bütünü çok geniştir ve her dil, bunların çok sınırlı bir kısmını kullanır. İnsan yavrusu da doğduğunda dünya dillerinde çıkarılabilecek bütün sesleri çıkarabilme yeteneğiyle donanmış olarak doğar. Fakat zaman içinde, bu çıkarabildiği sesler aralığının daraldığını ve daha ilk kelimelerden çok daha önce -6-7 ayın sonunda- yalnızca kendi ana dilinde varolan seslerle sınırlı kaldığını görürüz.

İkincisi, daha cümle kurulmadan, kelime telaffuz edilmeden, çocuk anlamsız seslerle konuşuyormuş gibi gözükse de cümle entonasyonu, o dile özgü olan ritmik yapı oluşmaya başlar.Yani dilin müziği, dilin mantığını önceleyen bir şeydir. Ve bu ikili ilişkinin çerçevesi içinde, Kristeva’nın sık sık vurguladığı gibi, herşey ritmdir, müziktir, hayaldir; bir simgeleme faaliyeti vardır ama bu yetişkin dilde olduğu gibi, sınırları gösterenle gösterilen arasındaki ayrımın net bir şekilde ortaya koyduğu, sınırların belli olduğu bir malzeme faaliyeti değildir. Hayalin kendisiyle hayal edilen arasındaki ayrım da belli değildir. Hayal nerede başlıyor? Hayali olduğu şey nerede bitiyor? Bunlar açık seçik görülemez. Herşeye rağmen bu ego ideali, ilk pre-oidipal yaşantıda bakışların birbirine göre koordine edilmesi, jestlerin mimiklerin ayarlanması, yansılanması üzerine anneyle kurulan bu sembiyotik- eş yaşam ilişkisi bir bölünmüşlüğü de içerir.Rahim içinde geçirilen zamanda bu bölünmüşlüğün olmadığı düşünülebilir ama hayal etme faaliyetinin başlaması için, bir şeyin bitmiş olması gerekir. Belki de ego idealinin son kertedeki kaynağı işte bu okyanus duygusu denen, o bölünmüşlüğün tamamen aşıldığı ya da bütün dünyanın kucaklandığı, bir varoluş tarzıdır. Geçen sefer okuduğum Ursula Le Guin hikayesindeki dünya tasvirini düşünün. Öyle bir dünya ki bir öteki yok, herşeyin bir olduğu, herşeyin, ilişkilerin, bir ilişki bile denemeyecek bir varoluş tarzının hüküm sürdüğü bir sebze bilinci, yeşil bilinci.

Kristeva açısından baktığımızda ego ideali dediğimiz şey, böyle büyüleyici, şiirsel terimler çağrıştırıyor. Aynı döneme Kleinian bir perspektiften baktığımızda, biraz daha vahşi bir tabloyla karşılaşıyoruz. Çünkü burada devreye saldırganlık giriyor. Buradan da arkaik süperegoyu türetmeye çalışacağım. Bu ilkel yaşantı hem açlık gibi bazı deneyimlerle yüklü, hem de tamamen bünye içinden gelen gaz gibi ve bilincin hiçbir şekilde kavrayamayacağı çok şiddetli tepkilere yol açabilen durumdadır. Ve çocuk, bu durumda daha konuşmaya başlamadan önce varolan bir takım yasaklarla karşılaşır. Dünyayı başlıca yoklama biçimi olan davranışlarının bir kısmı engellenir.Bu, Oidipal süperego yasaklarından farklı olarak, bir sözleşme mantığı içerisinde kavranabilecek bir engellenme değildir. Eninde sonunda her sözleşmenin temelinde, “ bak anneden vazgeçersen bu medeniyet senin olur”diye özetlenebilecek bir pazarlık vardır. Elini prize uzatan küçük çocuğa böyle bir pazarlık sunulmaz. Yalnızca “cıss” denir, o kadar; “yapmayacaksın”. Yani kutsal olan gibi haram olanın da barınağı bir anlamda Oidipal süperego’da değil, arkaik süperego ve ego ideali çifti tarafından temsil edilebilecek olan pre-Oidipal yaşantıda yeralır.

Gerçek anlamda bir nesnenin kurulabilmesi , nesnenin sürekliliğini kazanabilmesi de ancak Oidipus kompleksi ile mümkün olur. Çünkü öteki türlü nesne yalnızca çocuğun o andaki ihtiyaçları, dürtüleri tarafından şekillenecek, o dürtüler doğrultusunda hayal edilecektir. Bu anlamda pre-oidipal dönemin hiçbir nesnesi, tam anlamıyla bütünsel bir nesne değildir. Bazı idealize nesne kırıntıları ile bazı kısmi nesneler olduğunu söyleyebiliriz. Yani yasağı koyan anneyle memeyi veren anneyi birleştirmek, tam olarak bütünleştirmek, ancak Oidipus kompleksi sayesinde mümkün olabilir. Çünkü çocuk, annesinin gözüne artık bir üçüncü gözle de bakabiliyordur. Artık kendi ihtiyacıyla, o ihtiyacı karşılayan veya o öfkeyi kışkırtan şey arasına bir başkasının bakışı, bir üçüncünün dolayımı girmiştir. Ancak o zaman anne çocuğunun nefretinin, öfkesinin, arzusunun bir uzantısı olmaktan çıkar; bir başkasının da arzuladığı, bir başkasının da öfkelenebileceği, dolayısıyla kendisi de bir başkası halini alabilecek bir nesne halini alır. Son olarak Negatif Oidipus açısından önemi olan bir ekleme yaparak psikanalitik görüşe göre bu dönemde cinsiyet farkı olmadığı söylenebilir.

Oğlan ya da kız çocukların farklı davranıyor olması, psikanalizin şu iddiasını çürütmeyecektir: anneyle baba arasında cinsiyet farkı yoktur. Yani Negatif Oidipus bakımından da önemli olan budur; anne de fallik annedir, baba da besleyen babadır. Bence Oidipal döneme geçişin başlangıcı gibi bir şey töre terbiyesi ile gerçekleşir. 0-2 yi ben pre-oidipal diye alıyorum. Ondan sonrasının, 2-5 yaş arasının nasıl dönemleştirileceği, yani töre terbiyesi, anal dönemle klasik fallik dönem arasındaki ayrımın nereden geçtiği tam olarak yaşlandırılamaz gibi geliyor bana. 0-2 diye almam da çocuk dili üzerine çalışmış olmakla ve Oidipus kompleksi ile dil arasında çok yakın bir ilişki görmemle ilgili. Klein’ın erken Oidipus’una da en büyük itirazım budur. Dilsiz bir Oidipus olamaz.

Şimdi Negatif Oidipus’un nasıl birşey olacağını tartışmaya geçelim.Burada basbayağı kişisel bir örnek vereceğim çünkü Negatif Oidipus’un yaşanabilmesi için aynı zamanda anneyle çocuğun arasına girer gibi görünen babaya karşı yoğun bir nefret duyulması gerekiyor. Ve bu nefret, yani kastrasyon korkusunu besleyen şey, elbette yalnızca babanın tehtidkarlığı ya da sertliği değildir. O korku doğrudan doğruya çocuğun kendi duyduğu nefretle beslenir: Negatif Oidipus’un yaşanabilmesi için aynı duyguların bu sefer ters tarafa çevrilebilmesi lazım yani çocuğun babaya karşı büyük bir arzu duyması ve araya giren anneye karşı da büyük bir nefretin olması gerekir. Burada henüz cinsiyet farkı yoktur. Arzu duyulan babanın da besleyici, son kertede memesi olan bir baba olduğu düşünülebilir. Annenin de pre-oidipal dönemde daima fallik olarak algıladığını biliyoruz.

Benim hayatımda çok anlamı olmuş bir rüyaya yer vermek istiyorum.Bence pre-oidipal babaya duyulan libidinal yatırımı iyi ifade ediyor. Tek bir sahneden ibaret bir rüya. Buradaki vak’a benim. Yaşlı bir adamın, geniş bir göbeği üzerinde uyuyor, uyanıyor ve bir yanıyla da tam erekte olmamış kamışının farkında. Bence bu rüyadaki göbek, tam da paternal memenin sembolü olarak yorumlanabilir. Bu sahnede aşağı yukarı nereye gönderme yaptığını biliyorum. Ben çocukken gece uyuyamadığımda dedemin yatağına giderdim, o da bana masal anlatıp uyuturdu. Bu benim hatırlayabildiğim dönemlerden bir sahne ama bu adetin çok daha geriye gittiğini biliyorum.

Böyle bir tabloda beni kendi yatağıma yatmaya zorlayan anne tam işte o Negatif Oidipus’ta babayla -burada baba figürü olan dedeyle- çocuk arasına giren ve yasayı temsil eden dişil figürdür. İddiaya göre özellikle modern çekirdek aile koşullarında bir çocuğun yetişmesinde değişik düzeylerde her iki süreç birden işleyecektir. Ve bu da zaten doğuştan beri varolan biseksüel eğilimin daha da güçlenmesine yol açacaktır. Bu Negatif Oidipus’un içsel monografik koşullarını düşünelim. Anne, çalışıyor ve farklı faklı adamlarla beş yılda bir evleniyor. Farklı farklı adamlar da gerçek baba olmadıklarından ve çocuğun terbiyesi işinde kendilerini asıl sorumlu hissetmediklerinden, zamanlarını daha ziyade çocuğu yatıştırarak ve onunla oynayarak geçiriyorlar. Asıl disiplinin sağlayıcısı ve yasayı asıl temsil eden anne. Bu koşullar Negatif Oidipus’un asıl Oidipus’tan daha önemli bir rol oynamasına, ruhsal dünyaya daha fazla damgasını vurmasına ve artık fallusu temsil edenin belki penis olmaktan çıkmasına yolaçabilir. Bunun eşcinsellikle de ilişkisini kurmak, nispeten kolay olsa gerek. Fakat kadın eşcinselliğiyle nasıl ilişkilendirileceğini bilemiyorum. Bugünün dünyasında psikanalizin lezbiyenlik için yarattığı herhalde en büyük sorun; nasıl lezbiyen olunur da psikotik olunmaz gibi bir soru.

Aslında buradan hareketle belki lezbiyenlik de anlaşılabilir. Yani ensest yasağı babayla olan ilişkiye karşıysa, yasaklanmış olan figür babaysa ve anneye benzemek uğruna çıkılıyorsa oraya, yani sembiyozu taşıyan, baba idiyse, o zaman psikoza yol açacak olan şey, “babayla=erkeklerle” yatmaktır.


© 2018 Psiko-Alan.com, izinsiz kopyalanması yasaktır.