Nilüfer Güngörmüş Erdem, Sevim Burak, Birey ve Karanlığı

Sevim Burak, Birey ve Karanlığı

Nilüfer Güngörmüş Erdem

Adam Öykü, Kasım-Aralık 2004 sayısında yayımlanmıştır.

Çağdaş sanatın üzerinde durduğu ağırlıklı meselelerden biri görünmeyeni görünür kılmak; "öz"e yönelerek, onu temsil etmeye çalışmaktansa göstermek, işaret etmek olmuştur. Özellikle çağdaş resimde pek çok yeni yönelim bu arayıştan kaynaklanır. Sevim Burak'ın resim sanatı ile yazı sanatı arasında kurduğu paralellikler bilinir. Onun yazı tekniğinde resim, çizim, fotoğraf kullanımı ve kelimelerin sayfa üzerindeki görsel düzenlenişi can alıcı bir yer tutar. Diğer taraftan tematik olarak da "görünen" ve "görünmeyen" alanlarıyla, gizli olanın ortaya çıkarılıp "gösterilmesiyle" yoğun biçimde haşır neşir olmuş bir yazardır.

Dolayısıyla Sevim Burak metinlerinde bireyin halleri üzerinde düşünürken, "görünmeyen" alanına yapıtlarında geniş yer açmış bir başka sanatçının, bir ressamın bende uyandırdığı düşüncelerden hareket etmem yersiz kaçmaz sanırım. Çıkış noktası olarak aldığım ressam çağdaş bir sanatçı değil. 14. yüzyıl sonu ile 15. yüzyıl başı arasında, Orta Asya'da yaşadığı tahmin edilen Mehmed Siyah Kalem.

"Bireylik" gibi çağdaşlık düşüncesiyle atbaşı giden bir meselede Sevim Burak'ın yanına böylesine uzak çağlardan gelen bir ressamı koymamın nedenlerinden biri her iki sanatçının da yapıtlarında insanın karanlığına yer vermiş olmaları. Burada Mehmed Siyah Kalem'in dünyası Sevim Burak'ı yorumlarken çağdaş bir sanatçının getireceğinden çok daha fazla ipucu veriyor bana kalırsa. Mehmed Siyah Kalem'in, dahil olduğu toplumun düşünce yapısı ve inanç sistemi gereği, Sevim Burak'ın ise tekniğiyle, yapıtlarında sergiledikleri animistik ögeler bu iki sanatçıyı birbirine iyice yakınlaştırıyor. Öte yandan Sevim Burak'ın yazıyı parçalayarak yarattığı etkinin çok benzerini Mehmed Siyah Kalem'in resimlerinde figürü parçalayıp yeniden kurarak yaratmış olması çok çarpıcı bir benzerlik oluşturuyor ve biçimdeki bu akrabalık, bu yolla açığa çıkarılan özde görülen özdeşliği daha da kuvvetlendiriyor .

Mehmed Siyah Kalem sanatçının zanaatkâra daha yakın durduğu bir dönemin ressamıdır. Aslında ona ressam denmesi zamana göre uygunsuz kaçar. Onun icra ettiği sanatla uğraşan kişinin adı minyatür ustasıdır. Fakat o ilginç bir şekilde, neredeyse 6 yüzyıl öncesinden ve bireyselliğin fazla öne çıkarılmadığı bir sanat pratiğinin içinden "birey" olarak sıyrılıp bugüne kadar gelmeyi başarır.

Oysa Siyah Kalem'in tek bir kişi olduğu bile tartışmalıdır. Çünkü resimlerini doğrudan doğruya imzalamamıştır. Sadece ona atfedilen birkaç tomar resim vardır. Yine de bu resimlere bakan biri onların önemli bir bölümünün aynı kişinin elinden çıktığını son derece bireysel üslubundan tahmin edebilir.

Mehmed Siyah Kalem'e atfedilen resimler sadece biçimleriyle değil içerikleriyle de, öncesinde ve sonrasında benzeri görülmeyen bir anlam evreni yaratırlar. İpekyolu üzerinde seyahat eden tüccarların, çeşitli yaş ve ırklardan göçebe insanların gösterildiği bu resimlerde son derece canlı ve gerçekçi bir gündelik hayatın yanında bir o kadar canlı ve somut bir "öte" dünya yer alır. Sanki insanlarla karanlık güçleri, demonları birbirinden ayıran sır perdesi ortadan kalkmış, görünmez olan dünya görünür hale gelmiştir. Karanlığa ait ne varsa dünyanın en sıradan şeyleriymiş gibi insanlarla yan yana durmaktadır.

Aslına bakılırsa demonlar, tehlikeli doğaüstü güçler ve onlarla başeden şamanlar Siyah Kalem'in yaşadığı dünyanın inanç sisteminde alışıldık ögelerdir. Fakat en azından sanat tarihi açısından, resimde bu şekilde gösterilmeleri alışılmadık bir durum teşkil eder.

Siyah Kalem'den bugüne gelen resimler, daha geniş bir bütün oluşturduğu tahmin edilen bir yapıtın parçalarıdır. Tarihçi Ekrem Işın bu resimlerin çizildiği bazı ruloların kaybolmakla kalmadığını, geride kalanların da kim olduğu bilinmeyen biri tarafından kesilerek küçük parçalara ayrıldığını ve bugüne ulaşan albümlerin içine gelişigüzel yerleştirildiğini belirtir. "Siyah Kalem bulmacasını inşa eden kişi işte adını bilmediğimiz bu görevlidir" der.

Bilindiği gibi Sevim Burak'ın yazı tekniği, montajla yapılan bir parçalama-eksiltme tekniğidir. Bir başka deyişle o kendi bulmacalarını kendi inşa eder. İlginç bir şekilde onun metinlerine uyguladığı işlemi "zaman" meçhul bir görevliyle el ele vererek Siyah Kalem'in resimlerine uygulamıştır. Ancak, kesilip parçalanmalarının ve yeniden montajlanmalarının nedenleri her ne olursa olsun, bugün bizim çağdaş sanata ve edebiyata alışkın gözlerimizle baktığımız noktada, Sevim Burak metinleriyle Siyah Kalem resimleri, birbirine çok benzeyen, yapboz bulmacaları andıran yapılar olarak ortaya çıkarlar. Bulmacayı çözmek için yakından bakan kişi her iki sanatçının yapıtında da önüne serilen insan ve karanlığı, insan ve onun ürkütücü ikizi karşısında; gündelik hayatın içinden kendini gösteren tehdit karşısında irkilir. İnsan bu tehditle, karanlığıyla yan yana yaşamayı nasıl becerir?

***

Mehmed Siyah Kalem'in çağına ve coğrafyasına özgü inanç dünyasında insanın karanlığını taşıyan şamanlardır. M. Eliade Şamanizm adlı kitabında, şamanların demonlarla, vahşi hayvanlarla, doğaüstü yaratıklarla temsil edilen karanlık öte dünyayı bir tiyatro sahnesindeki gibi canlandırarak görünür ve elle tutulur hale getirdiğini belirtir. Aktardığı şaman ayini örneklerinde, şamanlar transa girerek doğaüstü yaratıkları ve vahşi hayvanları andıran homurtular çıkarır, kükreyip gürlerler. Birbirleriyle güreşirler. Çoğunda ortak olan, zincir, asa, kemik ve halka gibi büyü nesneleri vardır. Bu nesneleri kullanarak mekânı bir tiyatro sahnesi gibi yapılandırırlar. Ayine katılanların karşısında kimlikten kimliğe girerek hem şaman, hem şamanın temsili hayvanı, hem de hasta ya da çaresiz durumda şamana başvuran kişi, o kişinin ruhu ve nihayet güreşilip alt edilmeye çalışılan doğaüstü tehdit edici güç olurlar. Muhakkak ki ayine katılanların gözünde şaman bütün bu temsil ettiklerinin hepsidir. Bu nedenle, Siyah Kalem'in resimlerinde demon olarak yorumlanan figürlerin doğrudan doğruya şamanlar olduğunu düşünebiliriz .

Sıradan insanın karşısında şaman karanlığın gücüne gücü yeten, ona söz geçiren kişidir. Dolayısıyla insanlar karanlıklarını şamana "emanet" ederler. Şaman, hastalanan ya da korkan, çaresizlik içindeki insanın, gerektiğinde ona emanet ettiği karanlığa dalmasına ve iyileşmesi için ihtiyacı olan şeyleri oradan almasına yardım eder. Siyah Kalem'in resimlerinde de insanın karanlık doğası ortada, ama göründüğü kadarıyla denetim altındadır. Şaman ayinlerini andıran sahneler dışında, demonların dünyası "görünür", ama gündelik dünyayla karışmaz.

***

Talat Parman, Siyah Kalem'in yapıtlarını psikanalizin kavramlarıyla değerlendirdiği yazısında, bu resimlerdeki demonların "insanın gölgesiymiş, eşiymiş gibi" çizilmiş olduklarına dikkati çeker . İnsanların neden demonlar yaratmaya gereksinim duyduklarını sorar. Freud'un 1919'da ortaya attığı "tekinsizlik" (Unheimliche) kavramı üzerinde durarak demonların insan ruhsallığındaki yerini vurgular. İnsanın, ruhsal gelişimin ilk evrelerinde hayatta kalmanın güvencesi olarak yarattığı eş kavramı, bu ilk dönem aşıldıktan sonra yeni ruhsal gereklikler doğrultusunda değişime uğrar. Önceleri benliğin koruyucu meleği gibi işlev gören eş giderek ona düşman hale gelir. Kişinin reddettiği kendi ölümlülüğünün, dayanıksızlığının temsilcisi, "ölümün endişe verici, tekinsiz habercisi" olur. Bastırılmış eş her geri geldiğinde tekinsizlik duygusu ortaya çıkar. İşte Siyah Kalem bu eşlerimizi, "kötü olmakla birlikte onsuz yapamayacağımız eşlerimizi çizmiştir" .

Tekinsizlik kavramı Sevim Burak'ın edebiyatını en iyi anlatan kavramlardan biridir. Kendisi de büyük ölçüde bunun bilincinde olarak yazar.

" Genel olarak yazdığım hikâyelerdeki şahıslar normal insanlar gibi hareket edemezler; bu kişiler sabahları saklanır, akşamları ortaya çıkar- O kişi hep duvar diplerinden gider. Hep gizli yollarda dolaşır. Hep gizli yollarda savaşır. Kuşku içindedir; Hikâyelerimde herkes birbirinden şüphelenir..İki kişi karşı karşıya gelip bir meseleyi düşünemezler. Hep birbirlerinden gizli düşünceleri vardır."

Onun metinlerinde kişileri devindiren güç "öteki"nin gizli bir düşman olduğu fikridir. Sevim Burak derinlerde bu düşmanlığın ve şüphenin kaynağını oluşturan bir esas düşmandan, "gizli düşman"dan söz eder ki, bu ölümdür. "Aşağı yukarı bütün hikâyelerimde 'Ölüm'le savaştım, ve savaşıyorum denilebilir.. 'ÖLÜM' bütün hikâyelerimde 'Düşman' olarak geçer." Metinlerinde birey ve karanlığı, bireyin karanlığıyla mücadelesi bu bağlamda kendini gösterir.

Sevim Burak metinleri iki ana öbekte toplanabilir. Bu gruplandırma zaman içinde belirginleşen bir eğilimi de ifade eder. Bunlardan ilki Yanık Saraylar 'a damgasını vuran "Ah Ya'Rab Yehova", "Sedef Kakmalı Ev", "Yanık Saraylar" hikâyeleri; bunların tiyatrolaştırılmış biçimleri olan "Sahibinin Sesi" ve "İşte Baş, İşte Gövde, İşte Kanatlar" metinleri ve nihayet, Afrika Dansı 'nda yer alan ancak yukarıdaki metinlerin dünyasından türemiş olan şiirsel yapıdaki küçük hikayelerdir. Bu metinlerde birey kendini daha çok bir "toplumsal öteki"ne göre konumlandırır. Tekinsiz, öteki dinden, öteki cinsten, öteki kültürden, öteki dilden olandır. Bu metinlerde herkesin ikinci bir kimliği, bir "nam-ı diğeri" vardır: Bilal asker kaçağı kimliğini gizlemek için muteber bir şehit pilot kimliğine bürünür, Yahudi Zembul'ün nam-ı diğeri Sümbül, Madam İda'nın Eda, Sobacı Yasef'in Hazreti Yusuf'tur ve hatta giderek "Hazreti Musa'nın karşısında Hazreti Nuh oturur ki namı diğeri Kasap Nahum'dur..." Nurperi Hanım evlatlıktır, yani kökenleri bilinenden farklıdır, metin hikâyeden oyuna dönüşürken Nurperi, Melek nam-ı diğerini alır. "Yanık Saraylar"ın daktilo kızı gerçek ailesinin onu doğar doğmaz bir sepetin içinde nehrin azgın sularına bıraktığına ve Fulya Hala adında birinin onu bulup yetiştirdiğine inanır. Böylece bu metinlerde kimlik sorgulamaları köken sorgulamalarıyla iç içe geçer. Birey olma yolunda ilk adımı atan çocuğun temel soruları olan "ben kimim?" "nereden geliyorum?" soruları toplumlar ve kültürler arası bir düzlemde, yapı olarak sürekli parçalanmaya meyleden metinlerin başdöndürücü gelgiti içinde tekrar tekrar karşımıza gelir.

Diğer taraftan, Yanık Saraylar kitabının diğer hikâyeleri, "Afrika Dansı" hikâyesinin kendisi, "Everest My Lord", ve "Ford Mach I" metinleri ve Ford Mach 1 'in bir parçası gibi düşünülmesi daha doğru olacak "Palyaço Ruşen" hikâyesi ikinci öbekte yer alır. Yazar bunlarda ya doğrudan doğruya "ben" anlatısını benimsemiş ya da buna yakın bir anlatı tekniği kullanmıştır. Bu metinlerde dikkat "ben" diyen bireyde odaklanır. Kökenlere ilişkin aynı soruları bu defa kendini ben olarak konumlandıran biri sorar. "Ötekiler" ise, özellikle Ford Mach I 'de açıkça göründüğü şekilde, ben'in parçalarıdır.

"Ben diye kendi kendine konuştu

Ben

Bense açlıktan yerim

Kötü bir düşüncesi varmış gibi kendi kendine güldü...

Ben... İki çocuğumu yedim

Düşmanlar bunu anlamadı bile

Oysa laf söylemek istiyordu onlara

Ayağa kalktı

Kahverengi miğferli alnı

Koyu kırmızı panjurlu sırtı

Sırtından başlayıp aşağıya kadar inen testere kuyruğuyla

CANAVAR MACH 1

ADIMA İSTERSEN KIYMET VER

MACH 1 BENİ İFADE EDER

OTOMOBİL OLDUĞUMU."

Otomobil yarışlarının anlatıldığı bu metinde Ford Mach 1, ona düşman olan öteki otomobiller, yine ona düşman olan İhtiyar Kadın, Ford Mach 1'e hayranlık duyan Palyaço Ruşen, İngiltere Kralı George VI, Bekçi ve Bayan Reksona Kadil, otomobillerin her dönüşünde birbirlerine dönüşerek tek bir kişinin parçaları olduklarını açığa vururlar. Tekinsiz olan, karanlıkta saklanan esas düşman, geri gelmesi istenmeyen tehdit edici unsur, bu kılık değiştirme -kafa karıştırma- sayesinde karanlıkta kalmayı sürdürebilir. Fakat aynı zamanda Ford Mach 1'in canavar kimliğinde ve ürkütücü otomobil yarışlarında sürekli olarak görünürlük kazanır.

***

Freud "Tekinsizlik" üzerine metninde, çeşitli tekinsizlik durumlarını inceledikten sonra, sözü dünyanın eski kavranış biçimi olan animizme getirir. Animizmi şu özellikleriyle tanımlar: "bütün dünyanın insan ruhuyla donatılmış olması, kendi ruhsal süreçlerimize narsisistik olarak aşırı değer yüklenmesi, düşüncelerin tümgüçlülüğü ve buna dayanan büyü tekniği, özenle aşamalandırılmış büyülü güçlerin yabancı kişiler ve şeyler arasında taksim edilmesi (Mana), ve gelişimin o evresine özgü sınırsız narsisizmin, gerçekliğin açık itirazlarına karşı kendini savunmak için bir araç olarak kullandığı bütün yaratılarla kendini gösteren kavrayış biçimi" . Dolayısıyla her türlü sanat yaratısının altında animistik ilke vardır. Kâğıt üzerindeki nesnelerin canlılığına, düşüncelerin tümgüçlülüğüne, bu yolla ortaya çıkan "büyüye" inanmaksızın ve gerçekliğe meydan okumaksızın edebiyat ya da sanat yapmak mümkün değildir.

Sevim Burak'ın ikinci öbekteki metinlerinde animistik tutum en aşırı boyutunda yazıya ve üsluba hakimdir. Hem insan bireyinin çocukluğunda, hem de insanlığın çocukluğunda (ilkel insan topluluklarında) göründüğü ölçülerde yaygın ve güçlü bir animizmdir bu. Ford Mach 1 'de otomobillerin Bağdat Caddesi'nde karınlarını doyurmalarına kadar varır. Birbirlerinin üstüne canavarca atılır, vahşice birbirlerinin kanını dökerler. Ürkütücülükte Siyah Kalem'in şamanlı, demonlu dünyasından hiç de aşağı kalmayan bir dünyadır.

***

İlkel toplumların bireylerinin karanlıklarını şamana emanet ettiklerini söylemiştik. Çağdaş birey bu anlamda büyük bir güçlükle karşı karşıyadır. Onun karanlığını tek başına, yanında taşıması gerekir. Yaşadığımız çağda, dışarıya yansıttığımız karanlığımız bize sürekli bir bombardımanla korku, şiddet, cinayet, savaş, kaos, yıkım olarak geri gelmektedir. Sürekli tehdit altındaki çağdaş bireyin, kendini birey olarak gerçekleştirmesini sağlayacak, varlığa ve yokluğa ilişkin temel soruları sorması bu koşullarda neredeyse imkânsızdır. Bu anlamda çağdaş dünyanın en şanslı bireylerinin sanatçılar olduğu söylenebilir, çünkü onların karanlıklarını emanet edecekleri emniyetli ve çok zengin potansiyellere sahip bir yer vardır: Sanat yaratısının gerçekleştirildiği alan.

Sevim Burak karanlığını yazıya emanet eder. Yazarın karanlığının metinde aldığı görünümleri ve üstlendiği işlevleri incelemek için çok çarpıcı bir örnek olan Everest My Lord 'a yakından bakmamız ilginç olur. Everest My Lord 'da, yazarın karanlığı metnin içinde kendini doğrudan doğruya gösterir. Kişilerden biri olarak yerini alır. Adı YAZARIN GÖLGESİ'dir. Bir tümgüçlülük abidesi olduğu adından anlaşılan Everest My Lord'la Hyde Park'ta karşılaşırlar. Daha doğrusu Yazarın Gölgesi çalıların arasından "bir avcı gibi" onu bir süre gizlice izledikten sonra, eski resimli bulmaca oyunlarındakine benzer şekilde belirir. Everest My Lord yanındaki kişilerle "havadan sudan" konuşmasını sürdürmeye çalışır ama Yazarın Gölgesi'nin ortaya çıkmasıyla işin tadı kaçmıştır. Zaten başından beri "havanın yağmura istidadı var"dır; ortalıkta tedirgin edici bir karanlık hissedilir. Şimdi de Yazarın Gölgesi tekinsiz varlığıyla orada durmaktadır. Bir gölgedir. O halde gerçek değildir. Ama oradadır ve konuşur. Bu da gerçek değilse, o zaman gerçek nedir? "GERÇEK NE DEMEKTİR?" Yazarın Gölgesi kendisine yöneltilen bu soruyla bunalır. Ama bir kez dile getirilen soru artık sadece onun sorusu olmaktan çıkar. Everest My Lord soruyu bir görev gibi üstlenir. Metnin sonraki bölümünde Yazarın Gölgesi sinsice Everest My Lord'u gittiği her yerde takip eder. Sırrı kendisinde olması gereken fakat henüz bilincine varamadığı soruları ona sordurmak ve cevapları bulmak için Everest My Lord'u adeta sıkıştırır.

Yazar karanlığını yazıya emanet eder, ancak yazı alanı içinde ona yol göstermesi beklenen de yine kendi karanlığıdır. Yapıtının görünür alanındaki olayları, kişileri birbirine yapıştıran gizli harç karanlığın harcı olacaktır. Karanlığı ile tam anlamıyla barışık olmasa bile bir dereceye kadar ona söz geçirebilmesi gerekir. Onu, varmayı dilediği, arzu ettiği, özlediği yapıtın ortaya çıkmasına katkıda bulunacak şekilde kendisiyle işbirliği etmesi için terbiye etmelidir. Dolayısıyla Yazarın Gölgesi, bir bakıma onun şamanıdır. Everest My Lord 'da olduğu gibi hem karanlıktır, hem de karanlığı görünür, düşünülebilir, dönüştürülebilir kılar.

Siyah Kalem'in resmettiği dünyada karanlık, yani sırlar varsa, "sırra ermek" diye de bir kavram vardır. Şaman pek çok sırra ermiş ve sır dünyasında sürekli yol katetmekte olan kişidir. Bu sayede de topluluğun diğer bireylerini hayatın temel gerçekleriyle tanıştırır. Bunlar dünyanın dört bir yanındaki ilkel toplulukların uygulamalarında görüldüğü biçimiyle, sırra erme (initiation) törenlerinde, topluluğun yeni (ergen) "bireylerine" aktarılan doğum, cinsellik ve ölüm hakkındaki sırlardır. Şaman burada yeni bireylere kılavuzluk eder.

Everest My Lord 'da "yazı"nın kendisi hem sır hem de sırra erme aracıdır.

Sevim Burak mektuplarında ve kendi yazarlığı üzerine kaleme aldığı birkaç yazıda, kendi yönteminden bahsederken, yazıda aradığı şeyin bilgisinin, yazdıkça ve tekrar tekrar üzerinden geçtikçe ona kendini açtığını vurgular. Başlangıçta sadece sezgi vardır. Yazar sezgisinin onu yönelttiği yerde sürekli gidip gelerek, biçimi aşındırıp parçalayarak açtığı deliklerden "öz"e ulaşır. Çok açıktır ki, bunun için önce yazıyı bilmek ve üzerinde çalışarak yazının sırrına ermek gerekir.

Everest My Lord, Yazarın Gölgesi'nden aldığı görevle -gerçek nedirle başlayıp devamı gelecek olan- sorulara dalmadan önce, ilk iş olarak alfabeyi karşısına alır. Harfleri öğrenir ve öğrendiğini kızlarına da öğretir.

"Harflerin hepsini 10 günde ezberledik. Şimdi bunları sıraya koyup doya doya seyredelim: (Kara tahtaya yazmaya başlar.) ABCDEFGHIJKLMNOPQRSTUVWXZ"

Burada metne iki görsel malzeme eşlik eder: "Dil encümeni tarafından tasvip edilmiş" Türkçe alfabe ve "sayıların nasıl yazıldığını" gösteren Türkçe pano. Everest My Lord, Türkiye'de çocuklara okutulması uygun görülen malzemeyi kullanarak, yazar gibi ve biz okurlar gibi işin temeline giderek yazıyı öğrenir. Sevim Burak el üstünde tuttuğu bu metniyle ilgili olarak "işi kökünden kuran, kelimelerle ve harflerle tek tek kuran yeni bir şiirimdir. Bir dil çalışmasıdır" demiştir. Metnin içindeki panolara bakılacak olursa, işin kökü bir onaya bağlanır. Harfleri öğrenmemiz "tasvip edilmiş", neyin nasıl yazıldığının sırrı da verilmiştir.

Yazarın üstlerine gölgesini düşürdüğü nesneler ve kelimeler artık sırrı söyleyecek hale gelirler. Everest My Lord, metnin ilk bölümünde Yazarın Gölgesi'nin sorunu olan, onu bunaltan, çıldırtan GERÇEK NE DEMEK? sorusunun cevabını evde aramaya koyulur. Bu sırada eşyalar da canlanmaya başlar.

Everest My Lord, Yazarın Gölgesi'nden kendisine sirayet eden düşünceyle "düşünür". Onunla birlikte bütün eşyalar da düşünür. Evin içinde adım adım dolaşır. Yatak odasına girer, karyolanın etrafında dolanır. Oradan mutfağa geçer, sonra yemek odasına gelir, birden bir düğün ziyafetini hatırlar, gezinmeye devam eder, anlıyordum, anlamıyordum der, bir süre anlamak üzerinde durur, "evsahibi anlamaz", derken birden mesele eşyalarda büyük harflerle kendini gösterir: Bireyin doğumudur bu. Everest My Lord eşyalara yansıyan düşüncesinde (Yazarın Gölgesi'nin düşüncesinde) çocukluğuna giderek kendi doğumunu görür.

"KANAPE

KOLTUK

KOLTUK KOLU

ANLATIYORDU

Oda kapıları açılmış

DÜNYAYA GELİŞİMİ

Artık çevresini saran eşyalar arasındadır

BAŞIM

YENİ

DOĞAN

AYA

BENZER

YEPYENİYİM

Sesim dudaklarımdan işitilir

HERHALDE BENİM" .

Ve yavaş yavaş kendinin bilincine varmaya başlayan Everest My Lord, ardından büyük soruyu sorar: "BEN NEYİM?..."

Burada sadece nesneler değil kelimeler de yazının ortaya çıkışı olan büyülü süreçten nasiplerini alırlar. Dış dünyanın temsilleri olmalarının ötesinde, kelimeler bir kez daha dönüşüme uğrayarak kendi başlarına birer nesne haline gelip, sonra canlanırlar. Everest My Lord koltuktan kalkarken, salona girerken görünmez ipliklerle ona bağlı olan ay, mum, mendil ve daha pek çok nesne gibi, uyumak, parlamak, silmek fiilleri de birlikte kalkıp yürürler.

"Uyumak

Ay

Mum

Parlamak

Koltuktan kalkar

Mendil

Silmek

Göz

Salona girer"

Bu sırada metnin içine yayılan uzun fiil çekimleriyle dil çalışması içten içe devam etmektedir. Artık okumayı, yazmayı bilen ve kelimelerle yeterince haşır neşir olan Everst My Lord, metnin son bölümünde bu yeni gücünü "sessiz tarih"i, "konuşmasız, hareketsiz" bir dille (sayfa üzerinde) konuşturmak ve ondan aldığı güçle kendini daha da güçlendirmek için kullanacaktır.

"Everest My Lord şöminenin üstündeki zili çalar

Sessiz tarih içeri girer

Başıyla selamladıktan sonra

Bir sandalye çekerek oturur

Gene eski bir masal anlatır

Konuşmasız

Hareketsiz"

Bunun üzerine tarihin bütün kahramanları, topları, tüfekleri, köprüleri içerde toplanır. Ve tarih yazılmaya başlar. İşte o zaman Yazarın Gölgesi tekrar ortaya çıkar. Everest My Lord'dan alacağını almıştır. Yazarla gölgesi birleşir, metni bitirir:

"Yazarın Gölgesi içeri girer

Yazı odasına giderek

Yazı masasına oturur

Yazmaya başlar"

Böylece Sevim Burak, yazı üzerinde hakimiyetini kurdukça gölgesi üzerindeki hakimiyetini artırır. Karanlığıyla işbirliğini güçlendirdikçe, onunla aynı amaç üzerinde birleştikçe bireyliği üzerinde düşünebileceği alanı (yazı alanını) ve onun imkânlarını geliştirir; karanlığıyla birleştikçe bireyleşir. Toplumsal düzeyde de, yazar sıfatıyla, birey olarak yerini bir kez daha teyid etmiş olur. Bu şekilde, tıpkı Siyah Kalem'in seyyahları ve göçebeleri gibi, karanlığıyla içli dışlı fakat emniyetli bir mesafede yürümeyi sürdürebilir.

Öte yandan, yazıyı parçalayıp, bozup, yeniden kurarak; nesneleri ve kelimeleri büyülü bir süreçle yürür, konuşur, düşünür hale getirerek; ve bu yolla dikkatimizi sürekli yazının kendisine çekerek, bizi de insanların yalnız ve parçalanmaya açık olduğu bir çağda, birey olmak üzerinde korkusuzca düşünebileceğimiz o emniyetli ve ayrıcalıklı alana, edebiyat alanına davet eder.

Mehmed Siyah Kalem'in "biçim çarpıtmaları" ile ilgili bkz. Mazhar Ş. İpşiroğlu, Bozkır Rüzgârı , Ada Yayınları, İstanbul, 1985.

Ekrem Işın, "Şölen ve Büyü / Mehmed Siyah Kalem'in Gizemli Dünyası", Ben Mehmed Siyah Kalem, İnsanlar ve Cinlerin Ustası , Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2004.

Mircea Eliade, Şamanizm , İmge Kitabevi Yayınları, İstanbul, 1999.

M.Ş. İpşiroğlu da Bozkır Rüzgârı 'nda "Siyah Kalem'in resimlerinde ruhlarla ilişki kurabilmek için, demon kılığına girerek tören ve oyunlara (mister oyunlarına) katılan insanlarla mı karşılaşıyoruz?" sorusunu sorar. Animizmin dünyasında her şeyin ruhu olduğundan, bizim demonla şaman arasında yaptığımız ayrımın Siyah Kalem için önem taşımadığını da hatırlatır.

Talat Parman, "İnsanın Eşi Olarak Demon" , Ben Mehmed Siyah Kalem, İnsanlar ve Cinlerin Ustas ı, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2004.

A.y.

Bu konuda ayrıca bkz. Beliz Güçbilmez, Tekinsiz Tiyatro: Sahibinin Sesi/Sevim Burak'ın Metninde Tekinsiz Teatrallik ve Minör Ses'in Temsili , Tiyatro Araştırmaları Dergisi, sayı 16, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi, 2003. Güçbilmez, yazısında "tekinsizlik" kavramını eleştirel dilin kavramlarından biri olarak irdeledikten sonra S. Burak'a özgü bir formül olarak değerlendirdiği 'tekinsiz teatrallik' üzerinde durur.

Sevim Burak, "BBC Konuşması" metni, elyazması, 1978 (tahmini).

A.y.

Sevim Burak, Ford Mach 1 , s. 131, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2003.

Sigmund Freud, "L'inquiétante etrangeté" (Das Unheimliche), Essais de psychanalyse appliquée , s. 193, Gallimard, Paris, 1983.

Agy, s. 16.

Sevim Burak, Everest My Lord , s. 32, Adam Yayınları, İstanbul, 1984

Agy, s. 29.

Agy, s. 35.

Agy, s. 40.


© 2017 Psiko-Alan.com, izinsiz kopyalanması yasaktır.