Cemal Dindar, Yas içinde Göçebenin Türküsü

Yas içinde Göçebenin Türküsü

Cemal Süreya'nın ‘şiire dahil' hayatı ve şiiri üzerine bir inceleme
Cemal Dindar
 

Giriş: Katılma cesareti

Rilke, Genç Şaire Mektuplar'da, “Yaratan için yoksulluk olmadığı gibi, yoksul, verimsiz bir yer de yoktur... hiç değilse bir çocukluğunuz, anılarınızın bu değerli, görkemli zenginliği, bu hazineniz yok mudur? Bu uzak geçmişin uyumuş duygularını canlandırmaya bakın...” öğüdünü veriyor. Rilke'nin öğüt verdiği genç şairin bu cümlelerden yola çıkarak ‘uzak geçmişin uyumuş duygularını' ne denli canlandırabildiğini bilmiyorum, lakin, has şiirin, Cemal Süreya'nın da tercih ettiğini bildiğim bir ifadeyle ‘sıkı şiir'in aktığı ana mecralardan birinin orası olduğunu biliyorum. Bu bilgime en yeğin tanıklıklardan biri ise bizzat Cemal Süreya şiiridir. Cemal Süreya şiiri, birde buradan; yalnız kendinin değil, bir ailenin, hatta bir halkın yaslarını sırtlanmak zorunda kalmış bir çocuğun bu yası şiire dönüştürme serüveni olarak da okunabilir. Üvercinka'daki şiir işçiliğine özenli biçimcilikten, Güz Bitigi'nde bu işçiliğin, bağımsızlığını ilan etmiş mısralara dağılmasına uzanan yolda iflah olmaz yasın göçebe geçmişini, Paris-görmüş-sürgünlüğünü ve gelecekte de bir yaşantı arayışını buluruz.

Kültür, beyni de biçimlendirmiş ‘insan eli' ile üretilmiştir ve elbette insanidir. Lakin, her kültürel öğe, insancıl değildir. Bir kültürün insancıllığının kanımca en önemli işareti ona aidiyetlik bağlarıyla bağlı olan kişilerin yaslarını yaşamada verdiği destekte görülebilir. Kazançlar değil kayıplardır, kişioğlunun hayatını biçimlendiren. Elde olanın önünde, yitip gideni kıymetlendirmek ise, hayata bir çağrıdır: “Kim istemez mutlu olmayı/ Ama mutsuzluğa da var mısın?” Ve her kayıp, kökensel bir yasın yeniden uyanışıdır, kendi yasımızın; öleceğimizi bilmekle lanetlenmişizdir.

İnsan denen türün yeryüzünde belirişini göz önüne alırsak, çok değil birkaç bin yıl önce mezarlara eşler, sürüler, hizmetliler, köleler konulmaktaydı. Çok değil daha birkaç bin yıl öncesine değin ölüme karşı yeğin bir yadsıma içindeydik ve bu hayata karşı bir gözüpeklik demekti. Çünkü, uygarlık serüveni bir de ölümün varlığını kabullenme süreci ise, geldiği nokta, günümüz Batı toplumlarında izlerini görüyoruz, kazanç ve başarıya endeksli bir hayattır. “Mitos, yitme n'olur!”, Cemal Süreya'nın son şiir kitabı Güz Bitigi'nin son dizesidir. “Lamalar yalnızca ölümle ilgili şeylerden söz ederken, şamanlar hayatla ilgili şeylerden söz ederler.” Bir Moğol, bir Fransız'a bunları söylemiştir. Öyleyse, şairin yakarı tadındaki dizesi boşuna değildir: lamaların, rahiplerin dünyasının nihai eriştiği yerde mitosa yer yoktur. Orada ölümsüzlük arayışı iki türlüdür ve ikisi de birbirinin bütünleyicisidir: genetik kopyalama ile bir benzerini yaratmak, bir de madem ki öleceğiz, tüketmek, daha çok tüketmek ve nihayet, kendi bireyciliğimizin gerekleri dışında hemen hiçbir bağa selam vermeden, bizden sonra bir hayat kalmayacak denli bencilce tüketmek. Cemal Süreya şiiri, bir de buna başkaldırıdır. Çünkü,

Simgelerin, herkesin olduğu an,

Ay fena oynar yerinden.

(Anısı )

Çünkü bu zulümler çağında, ‘Ay'ın, tanrıçaların en eskisinin, yerleştirildiği yerin oynaması, nerdeyse fizik kanunları denli katılaşmış kuralların, rollerin sarsılması, bir de ilk sığınağın, oradaki güvenin, cennetin, annenin yokolmasından, o yastan, halkların, coğrafyanın acısına ortak ola ola, en kişisel imgeleri ortak simgelerle buluşturarak, bir... yaşama sevincine demek isterdim ya barındırdığı acı nedeniyle dilim varmıyor; o denli arkaik, arkaik olduğu denli dürtüsel ve özgürlük talebindeki keskinliğiyle, yaşama kamaşmasına ulaşmak, yerine göre bir cesaret sınamasıdır da!..

Yas-içinde göçebe

Bir dünyaya doğuyoruz ve manzara: doğduğumuz dünyayı ya dışarı atacağız, ya da iyice kendimizin kılacağız.

Mümkün mü?

Elbette öteki ses verecek ve araya düşler girecek. Belki de, atılacağız...

İnsan doğumla dünyaya bırakılmaz, zira doğum, ölüm gibi, körlüktür ve fiziki bir eylemdir. Oysa dünyaya bırakılmışlık bir de ruhsal bir edimdir; annenin öteki olduğunu öğrenme süreci, dünyaya atılmanın başlangıcıdır. Atılmak, belki de en şiddetli eylemlerden biridir; hem şiddete maruz kalmayı, hem de saldırganlığı; şiddet uygulamaya hazır olmayı... bunları ve asıl; bir başlangıcı, hayata girişi, dünyaya açılan kapıları karşılar. Dünyaya giriş, acıyı, kendi canından bir parçanın kopuşunu, o parçanın aynı zamanda bütün oluşunu, geride kalanın o parçanın içine yerleştirilme çabasını, kendinde eksilmenin zulmüyle dünyayla tanışma sürecini içerir... Lakin, hangi dünyayla?.. doğumla başlayan ve bir ömür süren öyküde, nesnel gerçeklikle nerede nasıl yüzleşmişsen o tanışıklığın hamuruyla yoğrulmuş dünyayla...

Bu ilk yas; anneden koparak, anneyi tanıma süreci, dünyaya atılmış ilk kancadır da...

İlk kancayla birlikte hayatın temel ilkesi, kişiyi kazanca değil, kayba hazırlamaya hizmet eder ve bu hazırlık süreci hiç de kısa sürmez, belli bir güveni gereksinir. Özellikle çocukluk döneminde, dünyanın, bir kez kopuşuna boyun eğdiğimiz, orada, ötede ve öteki olduğuna katlandığımız figürleri alıp gitmesi durumunda geride kalan: ilk kancaya tutunmaktır. Yastır. Elinden kayıp giden parçanın, öteki olduğunu görmek ve yine de o parçanın senin olduğunu bilmek... Her sahiplenme çabası, bir uzaklaşma, ötekiliği perçinleme sürecidir de. Belki de bu yüzden tüm sahiplenme biçimleri şiddet yüklüdür. Korunma ve kollanmayı vaat eden bir erki üstlenir. Şiddeti barındırmayan sevgi, ya da zulmü barındırmayan mazlumluk var mıdır? Belki de aşk, şiddetin diyalektik bütünleyicisidir ve ehlileştirilmiş ruhsallık ile aşksız bir hayata boyun eğiş, işte, belki de aynı şeydir. Belki bu yüzden, hâlâ, temelinde bir vazgeçiş olanağını barındırmayan aşk tahayyülü bir akitten gayrı hiçbir şeydir. Elbet bu yüzden, bedenden vazgeçişi tanımayan, bu ölüm oyununu olanaklı kılmayan, içinde yas olmayan bir erotik deneyim düşünmek beyhudedir.

Bugüne değin genelde ilk beliren özelliğiyle, erotik yüküyle anılmış ve hatta bizzat Cemal Süreya, bir röportajında “Erotik bir şiirdir benimki. Sanırım en belirgin özelliği budur.” demiş olsa da, ‘ sanırım ' çekincesine güvenerek, bir de yas ile yadsımanın yanyanalığını bilerek şunu söyleyeceğim: onun şiiri temelde bir yas şiiridir ve bu yas, Cemalettin Seber adlı çocuğun 1931 yılında Erzincan'daki doğumundan çok önce başlamıştır. Erotik şiir olarak kabul edilmesi yine de rastlantı değildir. Zira tarihten biliyoruz ki, bu şiirin içinde devindiği dilin köken aldığı topraklarda, Orta Asya bozkırlarında yine bu dili konuşan insanlar nişanlılarını yas törenlerinde seçmişlerdir:

“(Yoğ günü) erkekler ve kızlar zengin ve süslü giysilerini giyip mezarın başında buluşurlar. Bir erkek bir kıza aşık olunca törenden döndükten hemen sonra kızın ailesine sağdıç gönderip evlenme teklifinde bulunur. Kızın yakınları çoklukla, bu isteğe rıza gösterir” (Kök Türkler, Divitçioğlu, 90).

Zira ruhbilimden biliyoruz ki, “kalbindeki kuş ölmüş” olan çocuklar baş edemedikleri acıyı, kahkahayla da karşılarlar. O çocuk büyür (mü?). Şair olur. Bu tersine-çevrimi, yasın püskürtülüp derinlere gömülmesini, erosa dönüşümünü, tarihten ve ruhbilimden öğrendiklerimizi, şair sezgisiyle ve bir yazgı sorunu olarak kavrar. Cemal Süreya, kendi şiirine içkin olan ölüm ile cinsel tutku, thanatos ile eros arasındaki diyalektik bütünlüğü sezmiştir:

“Bir Alman için cinsel birleşme, yemek üstüne yenen büyücek bir çikolatadır; yeri, konumu, bilinen bir edimdir; güzel bir şeydir. Bir Türk için ise güzelliğin çok üstünde, hatta dışında bir şey vardır: Bir felaket tadı, bir varlık-yokluk tartışması, bir mahvoluş duygusu... ” (Can Kolukısa'nın röportajı, Milliyet Sanat Dergisi, Ocak, 1973)

Özellikle ilk kitabı Üvercinka'da öne çıkan erotik yüklem, diğer kitaplarında; Göçebe'de, babasının ölümü ve Beni Öp Sonra Doğur Beni'de birikmiş ayrılıkların yükü ile, giderek kitap bağlamından kopup, yerini yas bilincine, yasın dışsallaştırılmasına bırakır: Üvercinka, yasa dayanan imgelerin şaşırtıcı bir erotik yükle donandığı şiirlerle doludur. Oyun ile gerçeklik, oyunun gerçekliği ile geçiciliği, o ilk kancaya tutunma çabasının arılığı ile “zurnanın ucunda yepyeni bir çingene” şaşkınlığı ve hep gül, hep beyaz... İlk kancanın tutunacağı yer, artık dildir, şiirdir:

Benim dil serüvenim şu: Küçük çocuk bakıcıya veriliyor; daha doğrusu, o çocuk kendini bakıcının elinde buluyor, seviyor bakıcısını; onu ana belliyor. Türkçeyle ilişkim böyle. Bir noktada gurbetin aşka dönüşmesi. Bu dil yorganımdır benim; biraz haşhaş, biraz balık kokar(Oysa Türkçe'de de balık azdır), biraz da zeytin tadı taşır.

Bunlarla birlikte, Türkçe ve onun evreninde varlığını yeniden kurma çabası; yaşamaya bir çözüm olarak ona tutunmak, onun koynuna sokulmak, daha somut söylemek gerekirse yazmak... niye yazdığını geniş bir merakla ve büyük bir meram duygusuyla açıklamak ve hep dergi çıkarmak... yaşamak. Rastlantı olmayan bir şey daha var: hemen tüm sevdikleri, eşleri çocukları, bu varolma biçimiyle kısa sürede mücadeleye girerler. Ne vakit, şairin canını yakmak isteseler, kitaplara, dergilere saldırırlar. Oğlu Memo, nice acılı deneyim sonrası babasının evine taşındığında, ilk iş olarak onun kitaplarını raflardan indirir, yerine İslamcı-milliyetçi yazarların külliyatını içeren kendi kitaplarını dizer.

Geçen yıllarla birlikte, ölüm gerçeklik kazanır. Üvercinka'da; bir çocuk, gül ve beyazdır, sevgili olur, Göçebe'de; hem şiir, hem şair, hem sevgili o çocukluk evrenine, elbette soyun göç serüvenine yerleşir ve ancak bundan sonra, ‘Beni Öp Sonra Doğur Beni' ile; gül ve beyaz birleşir, Gülbeyaz, yani anne olur. Güz Bitigi'nde, bir ömrün güz belgesinde, artık özgürlük ilmine vakıf olmuş şairin iç çekişleri, kendiyle dünya, kendiyle kadın, kendiyle nesneler-trenler, gemiler, güverteler, söylenmiş çaylar, mineli altın saatler, köstekler, çalgılar, madeni paralar... arasına bir mesafe koyabilme gayreti... Mümkün mü?...Elbette değil ve elbette bir dilek, bir arzu, bir yeniden doğuş beklentisi acı dirliğin orta yerinde dirilecektir.

Göçebe-şaman-şair

Bizler, yalnızca bir gerçekliğin, soğuk nesnelliğin içine değil, aynı zamanda bir düşlemin, bu düşleme en büyük malzemeyi sağlayan dilin, sesin ve suskunluğun içine doğarız. Nesnelliğin bilince açıklığına karşın, bu düşlemin bilinçdışına yakınlığı duyarlılığımızın ruhsal besinlerinin kaynağıdır. Soyumuzun serüveni, en çok da yaslarıyla, acılarıyla-yani türküleriyle, masallarıyla, unutulmuş adlarıyla, tutulmuş yeminleri, çıkılmış yollarıyla biçimlenir. Anadolu insanı için, hala, zorunlu göç bu serüvenin ana dinamiklerinden biridir.

‘Göçebe' şiiri ve aynı adlı kitaptaki birçok şiirle birlikte, bireysel yas yaşantıları, bir coğrafyanın ve elbette halkların serüveninde akmaya başlar ve bu tutum, temelde yasa karşı bir savunma düzeneği olarak işler. Öncelikle göçebeliğin, göçebe kültürünün, o kültürün sözcüleri olan şamanların ölüm karşısında hayattan söz etmelerinin en önemli nedenlerinden biri: yaşanılan hayatın yas-içindeliğidir. Yas-içinde-olmak, varoluşçuluktaki Dasein, dünya-içinde-varolmak, kavramının kapsayıcılığındadır. Göçebe, yas-içine atılır . “Her gün bir yerden bir yere göçmek ne güzel.” Güzel midir? Bunu yerleşmiş ve yerleşik kültürün inceliklerine vakıf, bu arada dağdaki Türkmen'in de ıslah edilmesini uman Mevlana söyleyince öyledir. Oysa ondan çok sonra bile göçebe için, mazlumluk-yetimlik duygusu ile hasretlik aynı kökenden beslendi. Gariplik; mazlumluk ve yetimlik demekti ve insanlar sılayı, uzaktaki anayı, yari garipsiyorlardı. Kul Halil sesleniyor:

Yine bir gariplik düştü serime

Ben de bilmem ya nic'olur halimiz

At sürüp bu ellerden gitmek isterim

Belki tuz ekmektir bağlar yolumuz...

Modern zamanlarda, doğrudur, deneyimin sosyokültürel bağlamları bulanıklaşmıştır. Bir şey yine de kesin: “Bir yerden bir yere göçmek ne güzel” çağları hayatlarımızdan epeydir göçmüştür ve göçebelik artık bir yurt edinme, yerleşme çabası, yerleştiğin yerden ‘bir çakıl taşını' vermeme kıskançlığıdır. “... gidemem. Neden? Ne bileyim, öyle işte. Belki de şunun için: göçebeyim ve bir kere yerleşmişim, yerimi kaybederim diye korkuyorumdur.”( 922. Gün.) Soyunun bu yurt edinme tutkusu ve buna rağmen zorunlu göçleri, Cemal Süreya'nın şiirindeki en somut öğeyi, coğrafyayı biçimlendirmiştir. İkinci Yeni şiiri içinde hepimizin sezdiği Anadolu, Ortadoğu bir onun şiirinde böylesine ‘kişilik' kazanmıştır. Yaşamaktadır. Coğrafyaya yerleşme tedirginliği bir onun şiirinde çarpıntıları azdırır. Cemal Süreya, yurt duygusunu bir kendi şiirinin değil, giderek Türk şiirinin temel özelliği olarak da yorumlamıştır:

“Burnunun kemiği bir kez olsun sızlamamışsa, Türkçede şair değilsin.

... Bir İngiliz bunu anlayamaz. Çünkü o dönemde dünyanın en uzak yerleri de onun evi. Sıla duygusu, hiç değilse bu anlamda, yok onun için. Ya da o kadar yok.” 786. Gün

Evet! “Belki tuz ekmektir bağlar yolumuz.” Yas, böylesine keskin bir şekilde, insanı, hayatın tarifine götürür; “lamalar ölümden... şamanlar hayattan...”, ve o tarifin içinde, tuz-ekmeğin bağlayıcılığından medet umuldukça yaraya tuz basılır, bir de her daim yara dirilir.

Zorlu yas deneyiminin, ruhbilimden de biliyoruz ki, en önemli bileşeni ölümü yadsımadır. Topluluğun, yoğ törenlerinden nişanlılar çıkarmasının ölüm-yaşam döngüsünde, yeniden doğuştan gayrı ne anlamı olabilir ki! Göçebelik, yas-içindeliktir. Şairin öncülü ozan, ozanın öncülü şaman ve şamanın öncülü, ormanla ve ormanın barındırdıklarıyla gizli av anlaşmaları yapmış genç avcıdır. Bu tarihsel devamlılık, aynı sosyokültürel örüntüye tabi birey için ontolojik bir çerçeve sunmaktadır. Göçebe için, ergenlik dahil, her insanlık durumuna giriş bir yoğ töreni, yas deneyimidir.

Genç avcı, babasınca ormana bırakılır. Orada, ormanla gizli anlaşmasını yapacaktır. Orada pişecektir. Orada oruç tutacak, isteklerini, arzularını törpüleyecektir. Ormanın korkunç ve iyi, karanlık ve aydınlık, koruyucu ve tehdit edici olduğunu öğrenecektir. Bir de evrensel birliğe katılmayı sınamadan, bunu başarmadan dönüş yolları tıkalıdır. Börtüböcekle konuşmanın ilmini alacak... geyiklerle, kurtlarla ruhuna kazınmış av anlaşmaları imzalayacaktır. Dünyaya atılmış olmak, bir de bu denli arkaik ve bu denli eski bir öyküdür. Kabileye dönüşünde, o artık başka biridir. Onun ‘bir başkası' olduğu herkesçe bilinir. Bilinecektir.

…………………….

Başka yaslar da var. Cemal Süreya, Arif Damar'a bir mektubunda şunları yazıyor: “Senin yüzünü bir akrabamınkine benzetiyorum; baba tarafından. Oysa ki ben sanatçıyım; anne tarafından.” Şair duyarlılığını annesine bağlıyor. “Annem bir Alevi kızıdır. Adı da Gülbeyazdır.”

Gül. Beyaz. Gül ve beyaz.

‘Keşke yalnız bunun için' yazsaydım, bu yazıyı.

Gülbeyaz'ın doğduğu köy Erzincan'ın en yeşil köyü, Karatuş. Nüfusa Güllü olarak kaydedilmiş. Annesini çok küçükken kaybetmiş. Baba Çanakkale'de şehit düşmüş ve Gülbeyaz ve kardeşlerini amcaları büyütmüş. Cemal Süreya'nın kız kardeşi Ayten yıllar sonra köye gittiğinde dayısı, Gülbeyaz'ı anlatıyor:

“Annen bir tül kadar beyazdı. Biz ona “Beyaz” derdik. O kadar güzel bir kadındı.”

Yalnız Gülbeyaz mı, yas içinde büyüyen? Büyüyemeyen. Cemal Süreya'nın babası, Hüseyin Bey de aynı kaderi paylaşıyor. Cemal Süreya dedesini, adı Kamer Bey, hiç görmemiş. Nenesi, Hatice Hanım ise uzun yaşıyor ve Cemal Süreya'nın yaşamında, belki de onunla en uzun kader birliği yapmış kadın oluyor. Hüseyin Bey'in oğlu ile ilişkisindeki soğukluğu, feodal ve ataerkil değerlerle yüklü olmasına bağlanıyor. Doğru, lakin eksik bir doğru. Bir aile, eğer anacıl özellikleri içeren değerlerle de yüklü değilse, ya da anacıl-ataerki gerilimi yoksa, ataerkil-feodal değerler, sırf bu sıfatlar nedeniyle örseleyici olmuyor. Şunda ısrar etmek gerekiyor: bizde, kişilerin ruhsallığında aile öykülerinin ve ailenin devraldığı kültürel mirasın belirleyiciliği günümüzde önünde sonunda ‘sağlıklı birey'in olanaklarını da araştıran ruhbilimde ihmal edilmiştir. Örneğin bu mirasın aktardığı yaslar, kişinin kendi öyküsünde yaşadıklarına göre “düşlemlenemez” olarak görülebiliyor. Batı'da sosyokültürel-tarihsel çerçeveyi hiçleştirerek, tarihsiz, aynı anlama gelmek üzere köksüz, aynı anlamı kısmen karşılayan bir deyimle popüler-geçici-değişken, üstelik karşıtına bile hızla aynı işlevi-yani tüketilirken tüketmeyi yükleyen kültürel içerik için, bunun dayattığı dağılma ve parçalanma için doğrudur: düşlemlenmeyi olanaklı kılacak simgesel çerçeve de kırılır. Cemal Süreya şiiri, bir de, bir sürgünle dirlik düzeninden edilmiş bu simgesel çerçevenin yeniden inşa çabasıdır.

Ne diyor şair: “ Simgelerin, herkesin olduğu an...” Kamer, Arapça ‘ay' demektir. Ve ay, Harran'da Sin, Eski Yunan'da Selen ve günümüz Türkçesine kalan Selin ile, tanrıçalar tanrıçasıdır. Dersim-Tokat-Malatya üçgeninde, Selçukludan beri Anadolu'nun yerli birikimiyle göçmenlerin getirdikleri arasındaki gerilimin, bireşimin temsilcilerinin yaşadığı ve günümüzde Alevi nüfusun yoğunlaştığı, Türkmen kültürünün soluklandığı bu bölgede Kamer'in erkek adına da dönüşümü- ki, örneğin Tokat'ın dağ köylerinde Kamer kadın adıdır: bir; Sami etkiye yoğun bir şekilde uğramış bir aile öyküsünü, iki; o ailenin öyküsünde, Türkmen kültürünün doğasına sinmiş olan anacıl-ataerkil geriliminin varlığını, üç; o ailenin çocuklarının ruhsallığında otoritenin gücünün anne kaybıyla nasıl da ‘kör' edici olabildiğini gösterir. Körlük için katı baba figürüne bir etki alanı hazırlayan ve yaratılış efsanelerindeki mağaraya benzeyen yeniden doğuş mekanının, anne sığınağının çökmesi belirleyici olabiliyor.

‘Düşlemlenemez' olmaya gelince, sorun aile tarihindeki yasların düşlemlenemez olması değildir, zira içine doğulan sosyokültürel örüntü bu yasları simgeleştirme ve herkesin kılma konusunda bireye sıklıkla yeterli içeriği sağlar, asıl sorun; kişisel tarihin yaslarının bu destekten yoksun bırakılmasındadır. Hesapta olmayan nice yaşantı devreye girer. Örneğin, sosyokültürel örüntünün coğrafyasından zorunlu göç.

Asıl insanı donanımsız bırakan, budur. Kamer'in, Gülbeyaz'ın, aynı sosyokültürel örüntüde diğer söylenişiyle Ay-gül'ün yasını soyun yasına yerleştirme yollarının, o yolun simgelerinin parçalanmasında... Ay'ın, bir taş gibi katılaşmasında... yerinden oynamasına aracı olacak gücünse dumura uğratılmasında.

..............

Dağlar ovalar ve atının terkisinde

Önce dağlar ovalar sonra atının terkisinde

Sarılır eşkiyama türkümü söylerim

Bembeyaz bir kadın halinde

 

(Kaçak)

........

Burada, yine bir parantez açıp, sosyokültür tarihi ile ilgili bilinenleri tekrarlamalıyız. Çünkü sözünü ettiğimiz çerçeve şiire bir yatkınlık sunuyor olabilir:

Irk Bitig'de, “uzun tonluğ küzünüsin kölke ıçgınmış yarın yanrayur kiçe kenrenür” (uzun donlu ‘giysili' aynasını gölde kaybetmiş, sabah sır verir, gece danışır) geçer. Divitçioğlu, ‘uzun tonluğ' deyiminin Uygurca'da önceleri kadın, sonraları rahip ve papaz için kullanıldığını ve bunun bir şamana işaret ettiğini belirtmektedir. (Divitçioğlu, 80).

 

Eliade da, şamanların kadın kılığına girmesini ya da eşcinselliklerini, ‘muhtemelen arkaik anaerkilikten kalma' bir öğe olarak görmektedir. Rus antropolog Basilov ise Sibirya halklarında, özellikle Kamçadal, Koryak ve Çuksi'lerde şaman olmak isteyen erkeklerin, ruhların isteğini yerine getirmek için her bakımdan kadına benzemeye çalıştıklarını yazmaktadır. Whitehead'e göre, bu tutumun nedeni : “iki cinsiyetin birlikte yaptığını, iki cinsiyetten herhangi biri yapamaz.” Yani, ne erkek, ne kadın olan şaman, cinsiyetlerüstü bir konum elde etmekte, özel biri olmaktadır(Divitçioğlu,81-82). Bunlarla birlikte bazı savlarımıza dönebiliriz: Şairin öncülü, şaman-büyücüdür. Dissosiyatif yaşantılar, şamanik deneyimin temel özelliğidir ve günümüzde de bu türden yaşantılar cinsel kimlik de dahil, kimlikle ilgili değişikliklerle birliktedir. Şamanik kişiliğin iktidarı ile anaerki arasında yakın bir bağ vardır ve anaerkinin yıkıldığı zamanlarda dahi travestizmin şaman kimliğinin bir öğesi olduğu kaydedilmektedir. Şiirde, ana temalardan birinin kadının yüceltilmesi olması ile bu geçmiş arasında bağ olsa gerektir. Şamanik geçmişin izleri belirgin olan dillerin, bu arada Türkçe'nin şiire yatkınlığı ve bilinen sözle; toplumumuzda üç kişiden beşinin şiir yazdığı ise bir başka gerçekliktir. En azından şu söylenemez mi; şiirin piyasadaki değeri bir yana, yine de bizim şiire bu denli gereksinim duymamız dilimizde canlı bir şekilde varlığını koruyan anacıl özelliklerle kültüre içkin Sami ataerkil özelliklerin gerilimi ile de ilgili olabilir...

Cemal Süreya'nın yası, doğumundan önce başlar. O yasta kendinden önceki göçlerin, göç yollarının, terkedilmiş sılanın ve yeni bir yurt edinme özleminin, zulümlerin ve yoklukların, savaşların, açlıkların, kıranların, anne ve babanın yetimliklerinin izleri, üstelik simgelerin herkesin olmadığı anda, –Mavi şaman damarlarına- , akarak şiire ulaşır:

Savaştan da kırandan da olsa

Veremle de sıtmayla da gelse

Lacivert bir çıngıraktır ölüm

Patlar sarnıçların eski suyunda,

Kapaklanmış bir at resmi çizer

Havaleli çocukların kulaklarına.

.........

Sessizce ve hep birlikte aktı

Büyük bir serinlik halinde

Son gölgeleri onların

..............

Sütündeki mavi damarlara koyunların

-Mavi şaman damarlarına-

Susuzluk ve işkence...

(Ortadoğu-II)

İçine doğduğu toprakların bin yıllık yazgısı gerçekleşir, işte! Cemal Süreya altı yaşındayken aile, Dersim Kürt isyanlarının ertesinde, Bilecik'e sürgün edilir; soyun yüklendiği yas yeniden ve yeni bir kuşağı sınamak için canlanır.

“Bizi bir kamyona doldurdular. Tüfekli iki erin nezaretinde. Sonra o iki erle yük vagonuna doldurdular. Günlerce yolculuktan sonra bir köye attılar. Tarih öncesi köpekler havlıyordu. Aklımdan hiç çıkmaz o yolculuk, o havlamalar, polisler. Duyarlığım biraz da o çocukluk izlenimleriyle besleniyor belki. Annem sürgünde öldü, babam sürgünde öldü.” (Zuhal Tekkanat'a mektup, 23. 7. 1972)

Cemal Süreya'nın Dostoyevski'ye yakınlığı ve şairlerden daha fazlasını ondan öğrendiğini yazması boşuna mı? Bunun üzerinde duracağım. Lakin şu deneyimin, altı yaşındaki bir çocuğun imgeleminde neleri yerinden ettiğini bir düşünün:

“...Trene ilk biniş. Tren dedikleri yük vagonu.

Başlarında iki jandarma...

Nereye götürüldüklerini bilmiyorlar. Hepsini ölüm korkusu almış. Ayten, annesinin kucağında, henüz 6 aylık. Perihan eteğine yapışmış. Cemalettin bir yere kıvrılmış, uyuyor pozunda. Aslında dikkat kesilmiş dinliyor. Büyükler, çocuklar duyup da ürkmesin diye fısıltıyla konuşuyorlar. Babasıyla amcası tartışıyorlar. Babası, “Yok canım, öldürecek olsalardı öldürürlerdi” diyor.

Yol bitmek bilmiyor.

Cemalettin sıkışmış. Yük vagonunda yüz numara yok, kaçırdı kaçıracak. Tren bir ara yavaşlıyor, durur gibi oluyor. Fırsat bu fırsat, atlıyor aşağıya. Çişini yapıyor ama o daha toparlanamadan kalkıyor tren. Babası canhavliyle yakalayıp çekiyor onu içeriye. Bir yandan kıçına kıçına vuruyor, bir yandan da öpüyor oğlunu.”

(Perinçek-Duruel)

6 yaşındaki bir çocuğun sezgisi...

O tren son istasyona varıyor. Bilecik. Erzincan'a vardım ne güzel bağlar. Bilecik'te ise haşhaş tarlaları... sürgünlük:

...Şimdi çok sevdiğim sürgün sözcüğü beni allak bullak ediyordu. Bir gün büyükanneme sormuştum: “Neyiz biz?” diye. Bir şey anlamadı. “Sürgün ne demek?” diye yineledim. Sürgün “menfi” demekmiş, “menfa”ya gönderilenlere “menfi” denirmiş. Bir an aklıma Yavrutürk dergisindeki bir tefrika geldi: “Bir Göçmen Çocuğun Anıları.” “Göçmen miyiz yoksa biz?” diye soruyu değiştirdim.

“Evet, işte buldun, göçmeniz biz” dedi. Rahatlamıştı.

Fakat o tren hiçbir yere varmıyor. O trenden hiç kimse inmiyor. Cemal Süreya, bu yolculuk öncesi için ‘ailem güzel bir aileydi' diyor. O ‘güzel aile' o trende ‘ölüyor.' Çocuk bunu görüyor. Trenden inmeyi sınıyor. Ailesi ile ilgili her şey yük haline geliyor ve mutlu aile görüntüleri, bunun olabilirliğine dair derin kuşkularla birlikte bir hasret olarak yüreğinde yaşıyor. Çocuğu, babası, o yasın içine ‘canhavliyle yakalayıp çekiyor.' Yıllar sonra, başka bir trende, yatılı ortaokul bitmiş, yanında bir arkadaşı , “Tanrım siz şu uzun Anadolu'yu...”, adı Temiz... 6 yaşında bir trende berkitilen yasını başka bir trende, yıllar sonra hazin bir şekilde onarmaya, hayatını ‘temiz'e çekmeye çalışıyor:

“Olay acıklı. 1946 yılında geçti. Temiz de o sıra benim gibi Bilecik Ortaokulu'nda parasız yatılı.

Yaz tatilinin başladığı gün onun fotoğraf albümünü çaldım. Trende çaldım, tren Gündüzbey İstasyonu'nda durunca. Benim orda inmem gerekiyordu. Temiz'le vedalaştık. O benden bir sınıf öndeydi. Mezun olmuştu. Bir daha görüşemezdik.

Albümü, önüne geçemediğim ani bir itiyle çantama atmıştım. İçi tıklım tıklım fotoğraf doluydu. Az önce birlikte bakmıştık.

Aylarca her gün o fotoğraflara baktığımı anımsıyorum. Üstümdeki ağırlık onların değerini de artırıyordu, sanki. Babası öğretmen, o ilde kutlanan ulusal bayram nedeniyle kürsüde söylev veriyor. Temiz, bir yaşında. Temiz, ilkokula gidiyor. Temiz, kardeşiyle. Kentin bahçelerinde grup fotoğrafları.

Zamanla ağırlık kalktı üstümden. Temiz'i de unutmuştum. Hatta, albümü de... Ne zaman öğrendim Yalın Tolga'nın Temiz'in kardeşi olduğunu? Kim söyledi?

Bu kez ağırlık dallanıp budaklanarak geldi. Başkasının aile fotoğrafları çalınır mı?Mutluluğunu çalmıştım Temiz'in...”

15 Nisan 1985 168. Gün

Yası yadsıma, giderek sürgünlük ve Kürtlük ile ilgili her şeyin, ailenin, sokağın, mahallenin, kendi adının, ona dair ne varsa onun olumsuzlanmasına dönüşüyor:

“İlkokulda ben adımdan, soyadımdan, okulumdan, mahallemizin adından, sokağımızın adından utanırdım. Düşün: adım Cemalettin, soyadım Seber( ki anlamı yok, herkes yanlış anlıyor); Pürtelaş mahallesinde oturuyoruz, sokağımızın adı da Tavukuçmaz... Okulum da ahşap bir yapı; A, B, C diye şubeleri olmayan çok küçük bir okul. Pürtelaş'ın anlamını da bilmiyorum. Yıllar sonra anladım gerçeği: O adlar (benim kendi adım dışında) ne güzel adlarmış! Ben o sıralar 8-10 yaşlarındayım...” (Ece Ayhan, Şiirin Altın Çağı, YKY, Nisan 1993)

Annesi, şair yedi yaşındayken, babası 1957'de, amcası Büyük Memo 1980'lerin sonlarına doğru... bir ömür boyunca ölüyorlar. Ancak yaslar yatıştığında, ölüm artık güncellik kazandığında, bu yükten kurtulmaya başlıyor:

“1967'de Papirüs'ü çıkarırken, Muzaffer Erdost'un bu sorunu(Kürt sorunu) ele alan bir yazısından rahatsız olur ve yayımlanmasını istemez. “Bu konuyu şimdi deşmeyelim, çok insan ölür sonra” der. “İyi ama Kürtler yok mu?” diye sorduğunda da, Erdost'un tanımıyla “gelin gibi kızarır.”

Çocukluktan kalma bu sır, 80 sonrasında tam bir patlama halinde dışa vuracak. Her yerde Kürt ve sürgün olduğunu anlatacak. Oğlunun, nüfus kaydında adı “Memo” olarak yazılan tek Kürt olmasıyla övünecek. “Kadıköy'ün Kürdü” diyecek ona.”

“Çok insan ölür!..” Tanrım... sahi “... siz şu uzun Anadolu'yu/ Çocukluk günlerinizde mi yarattınız.”

………………

 

Ölüm karşısında donma, katılaşma; ölümü hissetmek, onun karşılık geldiği bilişi, duyguyu, anıyı yaşamak, yani bir parçanızı-isterse bu öfkeniz olsun, kaybetmeyi göze almaktansa onu ötelemek daha güvenlidir. Halk türkülerinde olduğu gibi; ucunda ayrılık olmasa ölüm hiçbir şeydir... Özellikle çocukluk çağında, yani bir ebedi kaybı karşılayacak kalelerin henüz inşa edilmediği, hemen her kaybın, doğuran ve besleyen annenin yaşattığı hayal kırıklıklarını depreştirdiği, annenin gittiği ve geç geldiği, geldiği ve çocuğun taleplerinin bu hoyrat hayatın ortasında ‘yük'e dönüştüğü çağlarda... Sahi bir de, Anadolu'da gebe kadınlara ‘yüklü' derler... Birde o anne, gitmiş ve dönmemişse geride ne kalır? Bekleyiş kalır... Kırılgan bir çocuk ve alıngan bir yetişkin kalır... “Ama çok küsüşmüşüz. Çocuk küsüşü hepsi de. O çeşit küsü, sevgiyi besler...” Terk edip gitmiş annenin hasreti, birde o hasrete eşlik eden öfke kalır. Evet! Öfke. Geri dönmeyen ve buna rağmen bir türlü ölmeyen, terk edişiyle bir yanınızı sakat bırakmış, sakatlamış anneye... Ömrün laytmotifi olur bu: 6 yaşında, yani ödipal karmaşanın ve buna bağlı yasaksevi duygularının yoğun yaşandığı bir dönemde çocuğu ölerek terk etmiş anne, ölümün somut kanıtlarına tahammül edecek duyuları da kötürüm bırakmıştır. Her ölüm, kör edecektir.

 

................

…………………….

Ünlü öyküdür: biliciler o düşü görmüşlerdir; Oedipus, doğacak, babasını öldürüp annesiyle evlenecektir. Bu trajik yazgı, yazgıyı yaşayacak olanın yok edilmesi gibi imkansız bir önlemle engellenmeye çalışılacaktır. Kaçınılmaz olan, tam bir zihinsel körlüğün ortasında, bilmeksizin gerçekleşir. Oedipus, babasını öldürüp tahtını alır ve annesiyle evlenir. Yazgısıyla yüzleştiğinde ne yapar? Gözlerine mil çeker, gerçeğe açılan zihninin bedelini, fiziksel körlükle öder...

Kötürüm kalma, sakatlanma, kısaca suçluluk ve cezalandırılma kaygısı sıklıkla karşımıza çıkar. Olasılıkla bu erken kardeş kaybı ve hem kardeşe hem de babaya karşı ikircikli duyguların varlığı daha sonra şiirinde, hatta düzyazılarında özgün bir biçime de kavuşacaktır. Henüz dört yaşındaki bir çocuk için ödipal karmaşa ve koşulladığı kaygılar canlıdır. Cemalettin zayıf, çelimsiz, hastalıklı bir çocuktur. Bazen havale geçirmektedir. Anneyi alıp gitmiş kardeşe karşı duyulan olumsuz duygular ile aynı anneden doğmak, yani bir bütünün iki yarısı olmaya dair olumlu duyguların dayattığı ikilemde, baba; öteki yarıyı alıp götürmüştür. Kardeşin ölümü, çocuğun da ölebileceğinin, ölüm ile karşı karşıya kalmanın en somut biçimidir. Bir de ölümden önce duyulan olumsuz duygularla birlikte, geriye suçluluk kalır... Daha da ötesi, kardeşi alıp götüren ve geri getirmeyen baba, çocuğa da aynı şeyi yapabilir. Cemal Süreya'nın babasının ölümünden dört yıl önce yazdığı ve yıllar sonra bir söyleşisinde “Çok kötü şiirler var Üvercinka'da... Sizin Hiç Babanız Öldü mü? de öyle. Bir şey anlatıyor, ama çok ilkel” diye yadsıyacağı şiiri bu karmaşanın güçlü imgeleriyle dolu...

Sizin Hiç Babanız Öldü mü

Sizin hiç babanız öldü mü?

Benim bir kere öldü kör oldum

Yıkadılar aldılar götürdüler

Babamdan ummazdım bunu kör oldum

Siz hiç hamama gittiniz mi?

Ben gittim lambanın biri söndü

Gözümün biri söndü kör oldum

Tepede bir gökyüzü vardı yuvarlak

Şöylelemesine maviydi kör oldum

Taşlara gelince hamam taşlarına

Taşlar pırıl pırıldı ayna gibiydi

Taşlarda yüzümün yarısını gördüm

Bir şey gibiydi bir şey gibi kötü

Yüzümden ummazdım bunu kör oldum

Siz hiç sabunluyken ağladınız mı?

Bu şiirin nice ikircikli duyguların karmaşasından çıktığını, yani ne denli ‘ilkel' ve sahici olduğunu anlamak için iki yüzüne de bakmamız gerekir:

Birinci yüzü:

Siz hiç babanızı öldürdünüz mü?

Ben bir kere öldürdüm kör oldum

Yıkadılar aldılar götürdüler

Babamdan ummazdım bunu kör oldum

Ve işte, Kemal'i, küçük kardeşi alıp götüren babanın resminin asılı olduğu öteki yüz:

Sizi hiç babanız öldürdü mü

Beni bir kere öldürdü kör oldum

Yıkadılar aldılar götürdüler

Babamdan ummazdım bunu kör oldum...

……….

Hadım edilme(kastrasyon) anksiyetesi, hemen hep ‘baba tarafından cezalandırılma' ile açıklanır ya... Bizim toplumumuzda bu açıklama eksik kalır. Anadolu'da Ödipal karmaşanın kendine özgü bir çerçevesi vardır ve bu sosyokültürel tarih ile ilgilidir. Belki de, ödipal karmaşayı, çıktığı yerde, Sofokles'in Oedipus trajedisinde, fakat ondan çok önce Ken'an bin Kuş ile Nemrut, elbette Nemrut ile İbrahim ve yine elbette Teoman ile Mete'de yeniden kurmak gereklidir. Zira Mezopotamya kökenli ilk iki efsanede; kral Ken'an bin Kuş- (oğul)Nemrut söylencesinde ve kral Nemrut-peygamber İbrahim söylencesinde kadın ortak ada sahiptir; Sulha-Zeliha. Çözüme kavuşturulmamış, şu da denilebilir, kültürel olarak çözümsüz bırakılmış, kendimce vargımı da yazayım, temelde ataerkil, ayrıntıda anacıl özelliklerin ürettiği gerilimin ise hala yaşadığı toplumlarda, bir; ana, oğluyla varolmak ister ve bu arzu, kültürel bağlamları dolayısıyla, ‘fallik anne' kavramıyla bir arzaya dönüştürülemeyecek denli kökenseldir, iki; bu kökensel süreklilik, davranış ve duygu kiplerinde, babanın karşıt etkisinden daha belirleyicidir, üç; bu belirleyicilik, bir rol olarak, erkeğin üstlendiği rollerden daha dengeli bir biçimde kuşaklar boyunca aktarılır, yani kadınlık rolü, erkeklik rolüne göre, tarih içinde daha çatışmasız ve barışa hizmet eder bir şekilde gelmiştir, dört; baba ile çatışılır ve anne ‘sığınak'tır... Beş; o anne ölür ve öldüğünde... altı; şiir yazmasa da şairce hayat sürenler yok mudur?, yedi; “şairin hayatı şiire dahildir.” , sekiz; şairler, baskın bir şekilde erkektir ve kadın şairler olsa da onlar da baskın şekilde ‘annedir', dokuz; o anne ölür ve geride şiir kalır, çünkü: “Bir mezarın doğurduğu iştahlı bir çocuktur Anadolu şiiri.”

 

Ve yeniden dokuz: “Şiir bizde olandır. Düzyazı bizde kalandır.” (Yeni İnsan, Aralık 1963). Cemal Süreya, kendinde olana ancak şiirle vardığı ve üstelik şiirin düzyazıyla açıklanması, şu an cebelleştiğim metin için de geçerli bir yargıyla; şiiri hiçbir zaman kuşatamayacağı için, yazdığı şiiri açıklayan şairleri hayretle karşılar:

Kendilerine göre ne güzel tanımlıyorlar şiiri. Ben bir şey yapamıyorum. Şiirimin kendi hayatımdaki yerini bile saptayabilmiş değilim. Benim için hayatın kendisi de ondan mıydı? Neyin bir parçası benim için? 965. Gün

Yine de, Cemal Süreya, bu çabadan, kendi şiirinden çok, şiiri anlama çabasından uzak durmaz. Neredeyse, şiir yazmaya verdiği mesai kadar bir mesai ayırır, şiiri, özellikle de döneminin şiirini anlamaya. Papirüs yazılarını, gazetelerde yazdıklarını şöyle bir gözden geçiriş bile bu çabanın boyutlarını, nasıl iştahla sürdürüldüğünü anlamaya yeter.

…………………………..

Kişisel bir dehlizde başlayan şiir, soyun yasları, acıları ile, yani Anadolu ile buluşur. Bu buluşmaya aracı olan kültürel donanım nedeniyle şiir bir ruhsal zorunluluğa, şiir yazma-söyleme süreci de bin yıl önce olduğu gibi bir arınma törenine dönüşür. Temelde o dehliz, tüm karanlığı ile varlığını sürdürdüğü için de, nasıl ki çocuklukla elli yedi yaşı arasındaki mesafe kısacıksa; “Bende utançla cüret arasında çok küçük bir mesafe vardır. Çocukluğumla bugünkü ben arasında da çok kısa bir mesafe olduğu için belki de bu. Her şey o günlerden kalma ve çok taze. (Zeynep Oral'n röportajı, “On İnsan Bin Yaşam”, Milliyet sanat Eki, 1988), ilk şiirle son şiir arasındaki mesafe de o kadar kısadır. Şiirinin kaynaklarına dair bilisizliği, gövdesine açılmış ve hep şiir doğurma arzusu içindeki mezarın karanlığına ancak ve yalnızca şiirin aracılığıyla ulaşabilmesi nedeniyledir.

Sonsöz

Cemal Süreya şiiri, bir göçebenin yas-içinde-varolması, bu varoluşun bilincine varma deneyimi, buna trajik yazgısıdır da. Şiirinin zaman içindeki değişimi izlendiğinde, soy-tarihi ile kişisel öyküsünün koşut bir şekilde bu değişimi nasıl belirlediği görülmektedir. Bu belirleyicilikte, örneğin, Göçebe şiirinin, ancak Paris'te yazılabilmesi, araya giren mesafelerin, coğrafi değişimin, göçebeyi kendi köklerine götürmesi de vardır. Onun şiiri, Türkçenin ‘mavi şaman damarı'na dokunmuştur ve bu dokunuşun yankıları kendinden sonraki kuşakların şiirlerinde de duyulmaktadır, duyulacaktır.

Etkilemek, iz bırakmak biraz da kıyıda köşede, yollar boyunca sonradan bulunsun diye kendini unutmak, çocuklara azığındakini, gelinlere dilindeki sözleri dağıtmak değil midir? Üvercinka bir yana, Göçebe'den başlayıp, Güz Bitigi'ne uzanan serüvende kuşluk vakti yola çıkmanın aceleciliği zaman zaman hissedilir. Onun, güzelliği tarifinde yazdığı gibi, bir ‘kıymık...'

...........

Tanrım, siz şu uzun Anadolu'yu

Çocukluk günlerinizde mi yarattınız

............

Keşke yalnız bunun için yazsaydım bu incelemeyi...

“Üç Göçebe: Karac'oğlan, Neşet Ertaş, Cemal Süreya” çalışmasından kısaltılarak alınmıştır.


© 2017 Psiko-Alan.com, izinsiz kopyalanması yasaktır.