Cemal Dindar-- Savaş Zamanında Umudun Adı: Mezopotamya Kimliği

Savaş zamanında umudun adı:

MEZOPOTAMYA KİMLİĞİ

Cemal Dindar

Dünyaya yeni hegemonya biçimlerinin, yeni yalan ve zulüm giysilerinin biçildiği bir dönemden geçiyoruz. Öyle görünüyor ki, yakın bir dönemde savaştan söz ederken sadece Irak’ın işgalinden söz etmeyeceğiz. Savaşın boyutlarının genişletildiği görülüyor. Bizler bu cümleleri paylaşırken Gazze’de, Beyrut’ta, Bağdat’ta yeni canlar toprağa düşüyor. Tuhaf olan ise şu: Dünyada insanların ruhsal acılarına çare bulmakla yükümlü psikiyatristlerin en büyük meslek örgütü Dünya Psikiyatri Birliği’nin kongre programına bakılırsa, hepsinin kıymeti bir değini ile geçiştirilecek düzeyde. Bu sözlerim, hemen başka bir alanın, siyasetin, terminolojisine hapsedilip “karalanabilir”.

Oysa bunları görmek kadar “görmemeyi seçmek” de ideolojik bir tercihten başka bir şey değil...

Ve bu tercihin nihai anlamı, bu hegemonyanın yedek gücü, parçası olmaktır. Savaşın insan üzerindeki yıkıcılığını görmek için psikiyatrist olmaya ya da psikiyatri bilgisine sahip olmaya bile gerek yok. Savaş’ta “insanlar ölüyor”. İşgalin sürdüğü topraklarda hemen her ailenin kayıplar tarihine yenileri ekleniyor. Savaş’ta gücü elinde bulunduranların ölüm makinelerine cinsel suçlar, işkence, kültürel aşağılama eşlik ediyor. İnsanı insan yapan, ulusları ulus yapan değerler tahrip ediliyor. Yaşadık gördük, insanların tarihleriyle bağlarını koparmak için müzelere saldırdılar, Ur şehrinin ziggurat kalıntılarına metro duvarı muamelesi yaptılar, Ortadoğu’da kutsalın tarifi içine giren ne varsa hedef seçildi. Bağdat, 1258’deki Moğol istilasında yaşadığı ve belleğini hedef alan travmanın bir benzerini Angloamerikan işgalle ağır biçimde tekrar yaşadı. Moğollar,  Eski Yunanca metinlerin tercümelerini de içeren Bağdat Kütüphanesini yakmışlardı. Yazılı uygarlık birikimine mesafeli Moğolların bu tutumu, kendi dünyalarının perspektifinden bakıldığında, affedilemez olsa da anlaşılabilirdir. Mezopotamya estetiğinin önemli bir öğesi olan igalli poşili Iraklıları, sırf kendileri gibi giyinmedikleri, gülmedikleri, yaşamadıkları için ‘çaput kafalı teröristler’ olarak damgalayan Amerikalılar, ne kadar uygar olduklarını göstermek   için tüm dünyanın uygarlık mirasının talan edilmesine önayak oldular.   

Her çağ ve her çağın temsilcileri kendilerini dev aynasında görür. Çünkü her çağın egemenleri vardır ve egemenler tarihin bu hegemonyaya, yani ‘Tarihin sonu’na ulaşmak için yaşandığını, geleceğin de bu hegemonyanın gücüyle inşa edileceğini vazederler. Rus yazar Bulgakov’un Usta ve Margarita adlı romanında eşsiz bir bölüm vardır: İsa, harlı bir Ortadoğu gününde, "halkı kışkırtıp Kudüs Tapınağı'nı yıktırma" ya sevk etmek suçuyla  Roma valisinin karşısına çıkartılıyor. İlk öğrendiği şey ise valiye "iyi adam" diye hitap edemeyeceği oluyor: "Bana mı iyi adam diyorsun? Yanıldın. Kudüs'te herkes, benim yırtıcı bir canavar olduğumu söylüyor. Söyledikleri de çok doğru." Vali Pilatus, İsa'yı Yüzbaşı Fare Zehiri'nin ellerine teslim ediyor ve Fare Zehiri, valiye nasıl hitap edeceğini İsa'ya öğretiyor: "Romalı valiye sen, 'Hegemon' diyeceksin. Beni anladın mı, yoksa seni döveyim mi?"

Şimdi Ortadoğu’da yeni hegemon var ve iyi adam olup olmamak umurunda değil, sadece hegemonyasının gücünden, geçerliliğinden emin olmak istiyor. Bizim ise tarihin yalnız hegemon üretmediğini, insanın insanlaşma serüvenini de ürettiğini, aynı zamanda bir hegemon çöplüğü olduğunu görmek için belleğimizi diri tutmamız, tarihe bakmamız gerekiyor.

Evet, her çağ ve her çağın hegemonları kendilerini dev aynasında görürler. Bu hastalığın ilacı ise tarih bilincidir. Ve tarihe bakıldığında bütün emperyal devletler, güçlerinden emin olduklarında yüzlerini Mezopotamya’ya, Yakındoğu’ya dönmüşlerdir. İskender böyle davranmıştır. Roma böyle. Britanya böyle. Dünyaya egemen olmanın yolu niye Mezopotamya’dan geçmektedir? Eğer tarih boyunca böyle olmuşsa, günümüzdeki işgali petrolle açıklamak, gerçeklikte payı vardır; ama  tam doğru olmasa gerektir.

Karşılaştırmalar önemlidir: Mısır, bugünkü Mısır halkının nezdinde bile sönmüş, piramitlerin içine firavunlarla birlikte defnedilmiş bir uygarlık iken, Mezopotamya’nın kefen bezini hiçbir hegemon biçememiştir. Hatta şunu söyleyebiliriz; Eski Yunan, İskender ile şahlanan Helenizm, Roma, Fransa Cumhurbaşkanı Chirac’ın hepimiz Bizans’ın çocuğu derken kastettiği sözde-bağ, Mezopotamya Uygarlığının mirasıyla biçimlenmiş ve kendine yol bulmuştur. Her hegemonun gücünü illa ve burada sınaması boşuna değildir. Çünkü dünyaya yeni bir kimlik dayatmanın biricik yolu, Mezopotamya kimliğini linç etmekten geçmektedir.

Her çağ ve temsilcileri kendilerini dev aynasında görür. Fakat insanın insanlaşma serüveninde Gordon Childe’ın deyişiyle devrimler devrimi Neolitik Devrim’dir.

M.Ö. 6000–3000 yılları arasında yeryüzünde büyük devrimler yaşandı: Bazı hayvanlar, bu arada at evcilleştirildi, saban, tekerlekli araba, yelken keşfedildi, bakır cevheri arıtıldı, güneş takviminin ilk örnekleri oluşturuldu. Temel neolitiğin ilk yerleşik köyleri Kuzey Mezopotamya’da ortaya çıktı. Kuzey Mezopotamya’daki yeni arkeolojik bulgular göstermektedir ki bu devrimci dönem çok daha erkendir, M.Ö. 9000’lere değin uzayabilmektedir ve Neolitik tarih yeni bulgularla yeniden yazılmaya muhtaçtır.

Neolitik birikim batıda Anadolu’nun içlerine, güneyde Akdeniz havzasına, Mısır’a, doğuda İran’a uzandı. Birkaç bin yılla ölçülen bir zaman diliminde, yalnız maddi zenginlik değil, deneyimler birikti. Bilinen o ki, insanlığın ilk büyük uygarlık atılımı da  bu deneyimlerin üzerinde, Sümer’le birlikte ve Güney Mezopotamya’da gerçekleşti.

Tek cümleyle ifade ettiğimiz şeyin karşılık geldiği alan, insanlık tarihi, insanın uygarlık tarihidir. Ünlü Sümerolog Kramer, Sümer tabletlerinin çözümünü içeren kitabına ‘Tarih Sümer’de Başlar’ adını vermişti. Zira Anadolu, Mezopotamya insanın insanlaşma serüveninin yönünü tayin ettiği ana karakterlerine kavuştuğu topraklardır. Bütün uygarlıkların atası olan tarım, cultura ve sığır yetiştiriciliğini insana bu topraklar öğretmiştir. Kramer, kitabında Sümer tabletlerindeki metin örnekleriyle birlikte, insanlığın uygarlık kalıtımının ilklerini sayıyor. Neler var bu ilklerde:

İlk okul, ilk ‘rüşvet’, ilk gençlik sorumsuzluğu, ilk ‘psikolojik savaş’, ilk ikili meclis, ilk tarihçi, ilk vergi indirimi, ilk mahkeme, ilk çiftçi yıllığı, yaratılışa ait ilk yorumlar, ilk ‘Eyüb’, ilk ‘Nuh’, ilk altın çağ tasviri… Uygarlığın temel kurumları, bugünkü Irak topraklarında, Güney Mezopotamya’da yeşeren Sümer şehir devletlerinde biçimlenmiştir ve bu kurumların, halen dünya nüfusunun büyük bölümünün içinden geçtiği, ömrünü yasladığı kurumlar olduğu düşünüldüğünde, Frankfort’un Uygarlığın Doğuşu adlı yapıtında belirttiği gibi, Mezopotamya Uygarlığı bitmiş bir uygarlık değildir. Uygarlık tarihine böyle ve buradan baktığımızda, kültürel karşıtlıkları “Medeniyetler Çatışması’ olarak yorumlayan Huntington’un tezi kötü bir çarpıtmadan gayrı çok az şeydir.

Sümer ile birlikte Mezopotamya'nın en büyük yeniliği tapınaktır. Tapınak hem tanrının sarayı, hem de bir imago mundi, dünya imgesi yaratıyordu. Bu imago mundi’nin çerçevesinde şu vardı: Tanrılar insanı yarattı, tanrılardan biri de insanlar için beş şehir kurdu, bu beş şehir de, yine insanlar tapınsınlar diye tapınaklar inşa etti. Daha sonra kurulacak şehirler ve tapınaklar için de krallara yetki verdi. Yani, bizzat Sümer şehir ve tapınaklarının arketipleri göksel, aynı anlama gelmek üzere tanrısaldı. Bu tanrısallığın evrildiği nokta ise krallığın tanrısallığı oldu. Eliade, bu arkaik ontolojinin başlangıcındaki “kelimelerin ve kurumların göksel  ön-varoluşuna inanış”ın, Platon’un idealarına değin ulaştığını belirtmektedir. Sümer Kozmogonisi’nde “Yaratmak, ad vermektir.” Bu anlayış Yahudilikteki Kabala inancına, Hristiyanlıktaki temel düsturlardan birine, yani “Önce söz vardı.”ya ve İslamiyette sözün kutsallığı ile birlikte, gerçekliğin harflerin değerleriyle anlaşılabileceği yorumlarına değin uzanmıştı. Sümer Evren anlayışında yıldızların, yedi kat göğün, yani makro kozmosun dışında, kozmik düzenin yeryüzündeki modeli olan ve insanla, yani mikrokozmosla makrokozmos arasında yer alan bir mezokosmos vardı; o da tapınak merkezli şehirdi.

Mezopotamya uygarlığında, özellikle Akad ile birlikte, “insanın olanaklarının sınırları” da belirlenmek istenir. İnsan ile tanrılar arasındaki mesafe aşılmazdır. Ölümlü, bir ölümlü olarak kalacaktır. Gılgameş’in başına gelenler iyi bilinmektedir. Yine de, tanrılardan esirgenme ve bağışlanma beklenebilir. Öncelikle insan “ruhu”, ilu’dur ve ilu’nun anlamı tanrı’dır. Yani insanın tinsel unsuru, tanrısaldır. İkincisi, esirgenme ve bağışlanma dilemek için dualar ve ritüeller vardır. Üçüncüsü, şehrin ortasındaki tapınak bir imago mundi’dir, tanrılarla ve gökyüzü ile iletişimin sağlanacağı yerdir ve insan bu bağ ile bir bütünlüğün parçası olmaktadır. Babil, “Bab-il-ani”nin anlamı “Tanrılar Kapısı”dır, tanrılar bu kapıdan yeryüzüne inebilmekteydiler. Bugün Kabe’ye ‘Beytullah’ da dendiğini biliyoruz. Aynı şekilde Kilise, Hristiyanlıkta Tanrı evidir de. Sümer’de her gezegenin bir tanrısı ve o gezegene denk düşen bir renk ve maden olduğuna inanılırdı. İnsanlar, belli bir renkteki maden ya da taşı ritüellerinde kullanarak o gezegeninin tanrısının korumasına girdiğini düşünürdü. İster istemez tesbih ritüeli akla geliyor.

Sümer Mitolojisinde, insanın yaratılış sebebi belli: Tanrılar panteonunda tanrılar kendi ekmeklerini sağlayamıyorlar ve sızlanmaya başlıyorlar. Tanrılara ekmek yapacak yaratık insan olacak. Enki, yarattığı insana ‘kaderini kararladım’ diyor. Kramer bir Sümer sözünü bize ulaştırıyor: ‘Annesinden  hiçbir günahsız çocuk doğmaz. İnsanların kötü kaderlerinin sebebi günahları ve yaptıkları hatalardı. Tanrıların dürüstlük ve doğruluklarından şüpheye düşmek yanlıştı.’ Peki ‘kaderi kararlanmış’ ve üstelik günahkar olan ne yapacak? Dua edecek, yakaracak, üzüntülerini bildirecek. Fakat  büyük tanrıların işleri başlarından aşkın. Sümer mitolojisi bu sorunu da, etkisi ‘Kader’ kavramıyla birlikte bu güne kadar gelmiş bir çözümle aşıyor: Nasıl her isteyen kralla görüşemiyorsa, tanrıyla da görüşemez, öyleyse, onun adına tanrıyla görüşecek birine gerek var. Bu gereksinimden de olasılıkla cin gibi ara varlıkların ve meleklerin ataları ortaya çıkıyor. Üzülen kimse bir tür aile koruyucusu, ‘koruyucu melek’ olan kendi tanrısına dua edecek, üzüntülerini bildirecek,  o da büyük tanrılar katında soruna çözüm bulacak! Çağdaş ibadet biçimlerinin kökleri böylece atılıyor. Günah çıkarma, ruhbanlar sınıfı ideolojik temellerini bu yakarı biçiminden alıyorlar. MÖ 1500’e doğru Mezopotamya kökenli düşünce, inanç ve teknikler Batı Akdeniz’den Hidu Kuş’a değin birçok yeri etkiliyor ve sonraki inanç dizgeleri ancak bu çerçeveden geçerek yerleşebiliyor.

Ziggurat’ın etimolojik olarak Sümercedeki dağ kelimesiyle akraba olduğunu, tabletlerde örneğin Nippur’daki Enlil Zigguratı’na ‘Dağın evi, Fırtınanın Dağı, Gökle Yer Arasındaki Bağ’ da denildiğini biliyoruz. Ziguratlar, şehir ile şehrin Tanrısı arasında bir bağ idi.  Birçok mitolojide, bu arada Yunan Mitolojisindeki Olimpos ile birlikte, tüm tanrılar panteonunun dağlara yerleştirilmiş olmasının kökeninde zigguratlar vardır. Daha da ötesi, kilisenin çan kulesi, camiinin minaresi ziguratlardan günümüze kalan mimari özellikler olsa gerektir. Bir Osmanlı şehrinde, caminin minaresinden daha yüksek hiçbir mimari öğeye izin verilmemesinin altında da, tapınakla ilgili aynı kökensel inanç yaşamaktaydı.

Mezopotamya uygarlığının önemli bir karakteristiği de, zaman içinde birikiminin Kuzeye göçü olmuştur. İstila eden istila edilir ilkesi doğrultusunda, kuzeyden Mezopotamya’ya inen ve istila eden kavimler, uygarlığın kendisince istila edilmişler, Uygarlığı ve merkezini kuzeye taşımışlardır. Uygarlığın yerli temsilcileri olan yerleşik halkın istilacıları etkisizleştirme süreçleri birçok biçim alsa da kaba güçle zafer kazanmaya hemen hiç rastlanmamaktadır. Silahla yerli halka boyun eğdirenler, uygarlıkça sindirilmişlerdir. Sümer, Mezopotamya’nın en güney ucunda filizlenmiştir. Suriye çölünden gelen ve Sami kökenli  bir dil olan Akadçayı konuşan  göçebe gruplar, Sümer’in kuzeyindeki topraklara girmeye ve art arda gelen dalgalar halinde Sümer kentlerine sızmaya başladılar. MÖ III. bin yılın ortalarına doğru, efsaneleşmiş önder Sargon’un yönetimindeki Akadlar üstünlüklerini Sümer sitelerine kabul ettirdiler. Sargon, yer bağına dayalı bir kültür birliği olan Sümer şehir devletlerini cebirle birleştirerek kan bağına dayalı bir  siyasal birlik olan Akad İmparatorluğu’nu kurdu. Çok büyük ihtimalle Akadlar bugünkü Arapların atasıydılar ve Araplar’da ‘nesep ilmi’nin halen bu kadar önemli olmasıyla bu İmparatorluğun güçlü bir şekilde temsilcilerine yüklediği kan bağı geleneğinin bir ilişkisi olsa gerektir.

Yıkımlar yıkımı izledi. İ.Ö. 2180’lerde Zağros Dağları’ndan inen Gutiler  Akad’ı sona erdirdi. Elamlılar ve Amurrular birlikte, İ.Ö.2025’te, Ur’un Üçüncü Hanedanı’nı yıktılar. Babil’in sonunu İ.Ö.1595’te Hitit ve Kassit saldırıları getirdi. Medler, Asur İmparatorluğunu İ.Ö.611’de yıktılar ve Yeni Babil, Pers Kralı Kyros’un saldırısı ile İ.Ö. 539’da tarih oldu.  Bu uzun tarihte egemenlikler ancak savaş ile mümkün olmaktaydı ve özellikle ticaret yollarının güvenliği için bugünün emperyal müdahalelerini anımsatan  bir şekilde, düzenli aralıklarla ‘çevreye’ ordular gönderilmekteydi. Savaş, bir yönetim şekli haline gelmişti. Yakındoğu’da belki de hiçbir zaman, ‘Kral öldü, yaşasın yeni kral!’ diye bağırılmadı. Merkezi hükümetin sergilediği en küçük bir gevşeklik, sıklıkla bir ayaklanma sebebi olmaktaydı.

Tüm bunlar olurken, şehrin halkı, kutsal ve dünyevi her türlü değerle bağlandığı şehrinin yıkılmış surlarına gidip ağladı. Ağıtlar yaktı. Mezopotamya’daki ilk ağıt geleneği, şehirlere, tapınaklara yabancıların girmesi, yağmalamaları ile başladı. Bu ve buna benzer birçok durumda halkın şehir tapınağının duvarına gidip koro halinde ağıtlar söylediği, şehrin tanrısına kötülüğü yapanı cezalandırması için yakardığı, engin bir tevekkülle  Tanrı’ya havale ettiği anlaşılmaktadır. Bu tutum, Sümer’in kader anlayışı ile uyumludur. Bu ağıt geleneğinin İskender’in bölgedeki ardılları olan Seloykit devrine kadar Babil tapınaklarında söylendiğini, Tevrat’taki ağıtlar kitabının şekil ve içerik bakımından Sümer’lere dayandığı konusunda kuşku bulunmadığını yazan Kramer, Yahudilerin, Süleyman’ın yıkılmış mabedinin duvarını ‘ağlama duvarı’ yapmalarının kökeninde de bu Mezopotamya geleneğinin olduğunu belirtmektedir.

Göç, hep insanların göçü olarak, kitlelerin ve ulusların göçü olarak yazıldı. Belki de daha önemlisi, insanlık için kültürlerin, birikimlerin göçüydü. Göçüdür. Bu göç yönünü daha başlangıçta Güney’den Kuzey’e doğru belirledi:  Öncelikle Sümer, Mezopotamya’nın en güney ucunda filizlendi. Uygarlığın merkezi, Sargon ile Orta Mezopotamya’ya, oradan Asur ile Kuzey Mezopotamya’ya göçtü. Mezopotamya’dan ve Mısır’dan Eski Yunan’a ilerledi. Orada insanın ruhsallığına yön veren inanç dizgesi yıkılmaya başladı, hiç değilse sarsıntıya uğradı. Özünde yeryüzündeki tanrı-kralların bir yansıması olan ve insanlar gibi kıskanan, eş edinen, çocukları olan tanrılar krallığı da güvenirliliğini kaybetti ve insanlar gerçekliği yeryüzünde aramaya başladı. İlk felsefe kıvılcımları, ‘Evrenin menşei sudur. Evrenin menşei havadır. Evrenin menşei ateştir.’ ortaya çıktı. Filozoflarla birlikte, yeryüzü krallıklarını hiçe sayan, İbrahim örneğinde olduğu gibi putları kıran peygamberler de sahnede yerlerini aldılar. Bu altüst oluşta, yeni bir akıl kadar, belki de ondan önce yeni bir ahlak, vicdan ortaya çıktı: Ortadoğu, peygamberler diyarı oldu, Çin’de Lao-çe, Konfüçyüs; Hindistan’da Buda; İran’da Zerdüşt ortaya çıktı.  Rahip kralların ideolojik işlevleri biterken Sümer’in Kader inancı devam etti. Zaten Sümer kader inancı da neredeyse tanrılar panteonunu da önceleyen, her şeyin, bu arada tanrıların da menşei olan bir mana’ya sahipti. Kuzeyli kavimler uygarlığın merkezini istila ederken, büyük bir iştahla birikimini aldılar. Geride, kendilerinden önce korkunç bir güvenle surların ardında ebedi düzeni inşa ettiğini düşünen şehirlerin yıkıntılarını; ağıtları ve korkuyu, bu yıkımlara dayanmak için inceltilmiş inanç arayışlarını bıraktılar. Buradaki ayrıma; uygarlığın birikiminin gittiği topraklarda  felsefi devrimlere, yıkıntılar ve acılar içinde sıkıştığı topraklarda ise vicdan sınamalarına, tek tanrılı dinlere uzanmasına da önünde sonunda toplumların gereksinimlerinin karşılanması açısından bakabiliriz.

Doğu ile Batı insan davranışlarında yaklaşık 2500 yıl boyunca ve giderek belirginleşen tutum farklılıklarının ilk tohumları Demir Çağı’nda ve Eski Yunan’da atıldı. Birlik ve çokluk, bunun toplumsal yansıması olarak birey ve toplum sorunu düşünsel çabanın merkezine yerleşti. Delphi Tapınağı’nın kapısına, daha önce tapınakların girişini süslemeyen bir yazı yazılmıştı: ‘Kendini bil!’ Çağ, korsan kaptanların, gemi sahibi tacirlerin, tiranların çağıydı. Topluma zoru dayatan güç, deyim yerindeyse demokratikleştirilmişti. Gerçi Eski Yunan köleci bir toplumdu ve köleliğin ideolojik gerekçelendirilmesi, ‘doğal kölelik’ti; yani kölelik vardı ve bunun nedeni bazı insanların doğasının  böyle olmasıydı, Aristoteles’te izlediğimiz gibi kesin ve inatçı bir şekilde yapılmıştı. Kadınların durumu, kölelerin durumundan nitelik olarak farksızdı, görece niceliksel farklar belki vardı. Kadının değeri o denli düşürülmüştü ki, aşk, çoğu kez eşcinseldi ve erkeklerin dünyasına ait bir tutkuydu. Fakat eski Yunan’ın görkemi, insan düşünüşündeki sıçramalardı. Kendini bilmek serüvenine atılmış bireyleri yarattı ve insanlık bu bireylerin yaratıcılığının meyvelerini bir ganimet tadında topladı. Gerçi, Anaksagoras Atina’da ‘tanrılara saygısızlık’ suçundan mahkum ediliyordu, Sokrates, gençleri, çoğunluğa, gerçekte günün hegemonlarına karşı kışkırtmak suçlamasıyla baldıran içerek ölüme gönderiliyordu. Yine de bireyler,  duyulmamış yeni şeyler söylüyorlardı ve üstelik, söylediklerinde yeni bir logos vardı. Doğu’da ise insanın inanç dünyasında bir sıçrama yaşandı: Önce her bir klanı aşan kavim dinleri, örneğin Yahudilik ve sonra yeryüzündeki tüm insanlara seslenen, ırk, sınıf ayrımı gözetmeyen dinler ortaya çıktı. Yaratıcının ‘Bir’ olduğu, ondan başka yaratıcı olmadığı inanışı insanın inanç evreninde büyük bir devrim yarattı. Tanrı, artık, tüm insanların tanrısıydı. Başlangıçta hemen tüm dinler bir kurtuluşu, özgürlüğü vaat ediyorlardı. Tanrı, kral-tanrıların despotizminden kurtuldukça, deyim yerindeyse özgürleştikçe, krallar da kullaştı. Zira peygamberler bile seçilmiş olsalar da kul idiler ve son büyük din olan İslâmiyet’te ana vurgulardan biri buydu: ‘Allah birdir ve Muhammed O’nun elçisi ve resulüdür.’  Sümer’in me’leri ikiye ayrıldı; olumlu moral değerler ve davranışlar tanımlandı ve bunlara uygun bir yaşamın karşılığında  Cennet vaat edildi. Olumsuz değerlerin izini süren yaşamların bedeli ise cehennem azabı idi. Bütün dinler kurumlaştıkça, yani öyle ya da böyle bir ruhban sınıfına kavuştukça vurgu Cennet Bahçesi’nden, Cehennem korkusuna kaydı. Doğu’da, ister Budha, ister Zerdüşt, isterse M.Ö. 300’den sonra diğer dinlerin peygamberleri söylesin, yükselen her ses, tek bir türküyü söylüyordu: ‘Tüm üyeleri birbirlerine karşı ortak ahlaksal davranışlarda bulunmakla yükümlü tek bir toplum olarak insanlık fikri...’Yine de inanç evrenindeki bu devrim,  kendi seçkinleri dışında kalan yurttaşları dahil hemen tüm diğer ulusları barbar ve  ‘doğal köle’ olarak  gören Eski Yunanlıların ‘logos’undan daha değersiz değildi. Tarih boyunca, Yakındoğu, Eski Yunan’ın, öz-oğlunun biriktirdiklerine saygı gösterdi, büyük bir yüce gönüllülükle kabullendi, kütüphanelerinin tozlu raflarında bu birikimi elinden geldiğince korudu, kendi inanç ve düşünce evrenine içirdi.  Günü geldiğinde, Batı, ancak Doğu’dan geçerek Eski Yunan ile   buluşabildi. Doğu, logos’tan payına düşeni almaya çalıştı. Geldiğimiz nokta göz önüne alınırsa, Batının Doğu’nun incelmiş vicdanından/bilgeliğinden ne kadar nasiplendiği tartışma götürür.

İlginçtir, insanlık uzun dönem Sümer’in varlığını unuttu. 19. Yüzyılda Ortadoğu’ya ilgisi artan arkeologlar Sümer’i değil, Asur’u, Babil’i arıyorlardı. İlk kapsamlı bulgular, 1889–90 yıllarında Bağdat’tan 150 kilometre uzakta bulunan eski bir Sümer şehrinde, Nippur’da ortaya çıkarıldı. Emperyal ilginin bölgeye yoğunlaşması sonrası bu bulguların elde edilmesine tesadüf demek güçtür.

1832’de İspanyol komutan General Rosas ile konuşan Charles Darwin,  bitkilere ve hayvanlara uyguladığı doğal seleksiyon kuramının toplumlar için de geçerli olup olmadığını ciddi şekilde düşünmüş olmalı. Darwin şunları yazacaktı: ‘Yerliler artık o kadar çok korkuyorlar ki, birlik halinde direniş göstermekten acizler. Her biri canını kurtarmak için karısını ve çocuğunu bile bırakıp kaçıyor. Yakalandıkları zamansa, kaç kişiyle karşı karşıya kaldıklarına bakmadan, vahşi hayvanlar gibi ölümüne savaşıyorlar. Bu zaten karanlık bir tablo, fakat çok daha şok edici olan şey, yirmi yaşını geçmiş görünen kadınların soğukkanlılıkla öldürülmesi! Ben buna isyan ederek yapılanların insanlıkla alakasının olmadığını söylediğimde, Rosas’ın cevabı şöyle oldu: “Niçin, ne yapılabilir ki? Durmadan yavruluyorlar!”

“Vahşi hayvanlar gibi…” Darwin bu tanımlamayı kullanıyor. Mezopotamya, 19. yüzyılın Güney Amerikası değil. Hatta Güney Amerika da bugünlerde 19.Yüzyılın Güney Amerikası değil. Mezopotamya, üzerine boca edilen şiddet ne denli güçlü olursa olsun, geriye çekilip güç devşireceği nice uygarlık birikimiyle yüklü. Tapınaklarıyla, yani yer bağı ile geçmişte öznesi olduğu İmparatorluk deneyimleriyle, yani kan bağıyla, hatta kendilerine çöl korsanları da denilmiş ve ne kadar yoksun ve yoksul bırakılırsa bırakılsın yaşamakta ayak diremiş bedevi göçebe geçmişiyle… Ve asıl bu uzun uygarlık serüveninin her türlü etnik bağlamdan bağımsız olarak, mirasını bölge haklarına cömertçe sunmuş geçmişiyle… O miras, en basitinden şunu yapıyor; bölge halklarının saldırganla değil mazlumla özdeşleşmesini, yani kader birliğini…

Tüm emperyal müdahalelere rağmen aslolanın bu ortak miras üzerinde kardeşlik olduğunun, bundan daha güzel kanıtı olabilir mi?

Umutsuz olmamalı! Şairin dediği gibi yeryüzünün her milibahrisinde kardeşlerimiz var. Musevi şair Aharon Şabtay gibi. 2003 yılında şu dizeleri yayınladı çünkü:

         Ve her şey bittiğinde

         Benim azizden de aziz okurum

         Hesap günü geldiğinde nereye oturtacaklar

        ‘Araplara ölüm!’ diye bağıranlarımızı

         Ve… Hiçbir şey

        ‘Bilmediklerini’ iddia edenlerimizi.                             

Ya da Nobel Edebiyat ödülünü alan Harold Pinter gibi. Yüzlerce Iraklı çocuk kolundan bacağından olurken, şiddetin her türlüsüne tanıklık yaparken, dipçiklerin gölgesinde hızla ve kinle büyürken şu sözleri söyleyecekti:

‘Irak savaşının en mide bulandırıcı görüntülerinden biri, Tony Blair’in sapasağlam, gürbüz bir Iraklı çocuğu kucağına alıp öpmesiydi. Ama o, bir Iraklı çocuğun kolu bacağı kopmuş cesedini ya da bir başkasının sakat kalmış bedenini öpmeye asla yeltenmedi.’

*15 Temmuz 2006 tarihinde Uluslararası Dünya Psikiyatri Birliği Kongresi’nde yapılan “Mezopotamya ve Kimlik” başlıklı konuşmanın kısaltılmış ve gözden geçirilmiş metnidir.

Kaçak Edebiyat Dergisi'nde aynı tarihlerde yayınlanmıştır.


© 2017 Psiko-Alan.com, izinsiz kopyalanması yasaktır.