Engin Eker-- İlişkilerin Boşluğu, Boşlukla İlişki

İlişkilerin Boşluğu-Boşlukla İlişki

Engin Eker

                                                                                                               “Doğa boşluğu sevmez.”

                                                                                                                                            Aristo

Boşluk tahammül edilemez bir tasarım. Yokluk demek. Aynı zamanda dış kabuğu olan bir varlığın da içi boş olabiliyor. Yani ille de gözle görülemeyen, algılanamayan bir yanı olmak zorunda değil. Ancak iş, ruhsal aygıttaki boşluğa, yokluğa gelince insanoğlu kelimelere dökemediği bir duygu yüküyle eziliyor. İnsanoğlunun dünyaya geldikten sonra gördüğü ya da varlığıyla yer değiştirdiği ilk boşluk, doğumdan sonra anne karnında bıraktığı boşluktur.

O boşluk bizimdir ve bir başkası o boşluğa yerleştiği zaman kardeşimiz bile olsa ona haset etmememiz mümkün değildir. Anne karnı, sıcaklığı, haz dolu oluşu ve amniyon sıvısı içinde anneyle dolaysız iletişim kurma olanağıyla yeryüzündeki asıl kayıp cennettir. Amniyon kesesi içinde bir tırtıl gibi kozalanmak, korunmak, suyun sevabını tekrar tenimizde hissetmek var oluşumuzun tek amacı…

İnsan içi boş bir kalıptır. İçindeki boşluğu ruhuyla doldurmak ister. Ruhun bedene oturması, hayatın içimizden geçip giderken yarattığı depreme, sürtünmeye dayanma olasılığımızı arttıracaktır.

İnsanoğlunun doğumla beraber geride bıraktığı o boşluksuz, sıkı sıkıya ilişkiyi tüm hayatı boyunca tekrar bulma arayışı ikili ilişkilerin en temel dinamiği-dinamitidir. Her âşık çift, iç içe geçen legolar gibi “bir olmak”, bir bütünün yarısı olmak, aşığının imgesini olduğundan daha fazla yücelterek kendi içi boş bedeninin kalıbını tamlamak, doldurmak ister.

Aşkın ilk heyecanı ve hormonların yüküyle aşırı şişen imgeler, ikizini bulan ruhlar, teklik yanılsamaları, ilişkideki çatışmaların keskin kavisleriyle zamanla aşınır, deri döker, gerçek saflarına, sınırlarına çekilir. Bunu kabullenmek istemeyen çağın âşıkları, aşığının büyük, güçlü ve yüce görmek istediği yanlarını başka bir tarafa basınç uygulayarak, ezerek şişkin göstermeye çalışır. Her aşk boşuna sönmez. Yaşayan, beslenen birer canlı olan ilişkiler yıprandıkça ve gedikler, oyuntular artık sahte çabalarla kapanmayacak kadar kendini gösterdikçe başka taraftan bastırılan yanlar, aşırı basınçtan daha fazla dayanamayarak patlar ve ilişki biter. Geleneksel boyundurukların nispeten daha sıkı olduğu bizim gibi ülkelerde bitemeyen ilişkiler, o kapanmayan oyuğu boşluksuz bir ilişkiyle telafi etmek için “çocuk” yapar.

Boşluklar içinde yüzen, ezilen bir ilişki, “ilişkinin meyvesi” adı altında o ulaşılmaz cenneti, anne karnındaki o yaşamsal sahneyi tekrarlamak, kendi gediklerini onarmak ya da onların intikamını almak için yeni bir ruhsal tohum yani bebek meydana getirir. Bu bebek yeni, biricik bir varlık değildir (şüphesiz olgun ilişkilerin meyvesi olan bebekler de var), bir misyonu yerine getirmek, anne-babanın görmeye dayanamadığı boşlukları kapatan bir “perde” olmak için doğar.

Kendi varoluşsal boşlukları yetmezmiş gibi, anne-babanın da boşluklarına merhem olmaya, olduklarından daha şişkin, daha geniş görünmeye, bir oyuğa varlığını doldururken diğer kıyılarından sularının çekilmesine tahammül etmeye çalışırlar. Ne güzeldir aslında değil mi bir bebek? Saf; ama kirlenmeye açık, tanrısal; ama savunmasız, masum; ama yaralı. Ne çok işe yarar bir bebek.

Böylelikle anne-babadan, oyuklarından, boşluklarından kaçmayı, perdelerden korkmayı öğrenir ki kendisi bizzat bir perdedir. O görmemek ve göstermemek için doğmuştur. Ancak her perdenin iç yüzeyi gibi bir yanıyla bilir gerçeği, tanıktır çünkü ona.

Ancak kimse varlığını ortadan kaldıracak o perdeyi açma edimine yanaşmaz. Perdeler korkutucudur. Aşkın kırmızı halısı her adımda altı boş çıkacak endişesiyle yürünür. İlişkiler, perdelerin karşılıklı çekildiği, boşlukların (yaraların) gösterilmeden sahte gardların alındığı, geleneğin tarif ettiği âşıkla bir olmanın sen’in ben’e karışmasının sahte tragedyasındaki bir ilişikliğe dönüşür. Birbirine yaklaşamadan, perdelerini indiremeden savrulurken takılı kalınacak o tek dalın dibinde durarak paranoyanın gölgesinde bir ilişiklik…

İçi, ilişkinin içini, ruhsal aygıtı değil, dış dünyayı, dıştaki gözleri doyuran şişkin bir araya gelişler…

Bu satırların sahibi de kendi içindeki boşluğa kelimelerden örülmüş bir perde çekmektedir.

Boşluğun olması normaldir, doğa sevmese de, önemli olan neyle dolduğudur.

Engin EKER

Uzman Psikolog

Vakıf Gureba Eğt. ve Arş. Hastanesi

Psikiyatri Kliniği

This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it.


© 2017 Psiko-Alan.com, izinsiz kopyalanması yasaktır.