Hakan Kızıltan, İntersubjectivite'den İntrasubjectivite'ye

İntersubjectivite'den İntrasubjectivite'ye

Hakan Kızıltan

Varlığın bizatihi kendisi doğrudan bir anlam telkin etmez. Varlığa anlamını veren, o varlıkla belirli bir tarzda etkileşime giren öznenin kendisidir. Varlık, etkileşim tarzına bağlı olarak, öznede oluşturduğu etkiler dolayımıyla kendi varoluşunu özneye sezdirir.
 
Anlam kazanan varlığın bizatihi kendisi değil, öznenin zihnindeki temsilidir. Dolayısıyla, varlığın öznenin zihnindeki izdüşümü olan temsil, öznenin varlıkla girdiği etkileşimin özne üzerindeki doğurduğu etkisinin sonucudur. Varlık sorunsalının bu biçimde kavranması, etkileşim dışında veya etkileşime girmeden varlığı kavramanın, varlığa herhangi bir anlam atfetmenin imkansızlığına işaret eder.
 
Varlığı ancak bana göründüğü biçimleriyle bilebilirim (1). Bilgi ne öznenin ne de varlığın ürünüdür; bilgi herzaman ve mutlaka özne-varlık etkileşiminin bir ürünüdür. Dolayısıyla, varlığa dair herhangi bir bilgi, etkileşim tarzının ve öznenin kendi varlığının damgasını üzerinde taşır.

Varlıkla etkileşime girdiğimde, ona temas ettiğimde, ona anlam verirken eşzamanlı olarak kendi varlığıma da anlam veririm. Bir başka deyişle, varlığı anladığım zaman kendimi de onun simetrisinde anlamış olurum. Özne ilişki içinde bulunduğu öteki üzerinden kendi varlığına anlam kazandırır. Örneğin, parmağımla masanın yüzeyine dokunduğumda masayı hissederken aynı anda parmağımı da hissederim. Dolayısıyla, diyebiliriz ki, etkileşim içinde, benlik-nesne eşzamanlı olarak hissedilir ve içiçedirler. Parmağıma dair bilgiyi hiçbir şeye temas etmeden edinemem.

Parmağıma ve masaya dair bilgim etkileşim veya temas tarzıma, parmağımın ve masanın yapısına bağlı olarak değişebilir. Parmağımdaki nasırla masaya dokunsaydım elde edeceğim duyum farklı olacaktı. Masanın yüzeyi farklı olsaydı ve/veya masaya temas tarzım farklılaşsaydı, parmağıma ve masaya dair bilgim de değişecekti. Dolayısıyla, bir etkileşim içinde ötekine ve benliğime dair elde ettiğim bilgi, ötekinin ve benliğimin bizatihi kendisine eşitlenemez.

Benliğime ve ötekine atfettiğim anlam o etkileşim içinde verilebilecek en muhtemel anlam olarak öne çıkmıştır. Benlik ve/veya öteki- her ne kadar bu anlama mahkum değilseler de- bu etkileşim tarzında böylesi bir anlamla eşleşmişlerdir. Bu belirli etkileşim içinde öteki olarak varlık, özneye kendini o anlamı alacak tarzda sezdirmiştir.

Varlığın öznedeki yansıması, varlığa ve öznenin varlığına (benliğe) dair olmak üzere iki tür bilgi içerir. O halde diyebiliriz ki, varlığın öznedeki yansıması varlığa dair bilgi verdiği kadar öznenin varlığına dair de bilgi verir. Zira, varlığın özne üzerindeki etkisi, özneyle çarpışmasının bir sonucudur. Her çarpma bir çarpışma olduğuna göre, öznenin hissettiği etkide varlığın ne kadar payı varsa, öznenin kendi varlığının da o kadar payı vardır. Varlığın yapısı ve etkileşim tarzı değişkenlerini sabit tutarak söylersem, özne farklı bir yapıda olsaydı, varlık farklı bir yüzeye çarpacağından, yaratacağı etki de farklı olacaktı.

İnsan kendi varlığını bizatihi kendinden doğru, dolayımsız bir biçimde kavrayamaz. Bir başka deyişle bilinç kendi üzerine katlanarak varlığını nesneleştiremez (2). Hep bir ötekinin varlığı, ötekiyle etkileşim gerekmektedir. Zira, insan kendi varlığını ancak ve ancak ötekiyle giriştiği etkileşim dolayımıyla farkeder (3). Öteki ile ilişkisinde, ötekinin kendi üzerindeki etkisi yoluyla kendini ve ötekini eşzamanlı olarak kavrar. Kendi varlığına dair bilgisi varlığının özbilgisi değil, o etkileşimdeki izdüşümüdür. Kendi varlığına bir anlam verirken ötekinin varlığına da eşzamanlı olarak bir anlam yükler. Böylelikle, benlik ve öteki birer temsil olarak etkileşim içinde eşzamanlı olarak kurulmuş olurlar. Öznenin “ben” diyerek özdeşleştiği, aslında ilişki içinde içselleşen ötekinin aynasından seyrettiği, özvarlığına yabancı bir imgedir.

İnsanoğlu dünyaya geldiğinde varlığı (benliği) kendinden menkul haldedir, bir başka deyişle, her ne ise o olandır. Varlığı, dış dünyayla ilişkiye geçmesiyle beraber kendisi için giderek bir anlam kazanır. Anlam verme edimi insan varlığının bir kapasitesi olduğu halde belirli bir etkileşim içinde verilen anlam, öznenin varlığına dair bir atıftır. İşte, insanın kendinden menkul halinin öteki ile etkileşimi sonucu kazandığı anlamların vektörel toplamı onun kişiliğini oluşturur. O halde kişilik ontolojik bir kategori değil, semantik bir kategoridir.

Yaşamın başlangıcında çocuğun dünyası salt deneyimden ibarettir. Kendilik yekpare bir bütün olarak ikirciksiz ve dolayımsız bir deneyim halini yaşamaktadır. Deneyimler hiçbir simge, anlam taşımadığından bilince nesne de olamamaktadırlar. Dolayısıyla, deneyimlere belirli bir mesafe kazanmış refleksif düşünce henüz ancak geleceğe dair bir imkandır.

Biyolojik varoluşu sürdürmek için haz yönelimli organizma içgüdüsel gereksinmelerle dış dünyaya tepkiler aracılığıyla açılır. Çocuğun tepkileri içgüdüsel gereksinmelerle bağlantılı olsa da kendisi için henüz herhangi bir anlama sahip değildir. Çocuğun anneyle olan intersübjektif ilişkide tepkileri, annenin fenomenal alanında yansımalara dönüşür. Anne kendi temsili dünyasında yansımalara dönüştürdüğü çocuğunun tepkilerine, bu yansımalarla tutarlı karşıt-tepkilerle yanıt verir. Annenin bu karşıt-tepkileri de benzer bir biçimde çocukta öznel yansımasını bulur (4). Karşıt-tepkilerin çocuğun iç dünyasında karşıt-yansımalar yarattığını varsaymamız bir ikinci varsayımı mantıksal bir zorunluluk olarak dayatıyor. Eğer anlam veren özneyse, tepki kendiliğinden bir anlam telkin etmiyorsa, annenin tepkileri çocuk tarafından kendinden menkul haliyle değil de, çocuğun öznel haliyle tutarlı yansımalara dönüşüyorsa, tıpkı fizyolojik refleksler gibi doğuştan getirilen, insanoğluna has, evrim sürecinde şekillenmiş bilişsel bir setin olduğunu kabul etmeliyiz.

Çocuğun intersübjektif ilişki içindeki ilk anlamlandırmalarının - ki bunlara ilkel anlamlandırmalar da diyebiliriz, zira sözel değildirler ve dilin gelişimiyle retrospektif olarak dilsel anlamlara tercüme olurlar - o devrede daha belirgin olan içgüdüsel, hazza dönük gereksinmelerle bağı çok daha sıkıdır. Bu bağ, yaşam boyunca hiç kopmamakla beraber giderek silikleşir.

Çocuk bu içgüdüsel gereksinmelerin zorlamasıyla ilişkiye girer ve tatmin arar. Bu süreç içinde tatminin bir ötekiyle sıkı bir ilişki içinde olduğunu keşfeder ve artık öteki o andan itibaren gereksinmelerin tatmini kadar önemli bir hale gelir ve önemli bir imge olarak bu gereksinmelerle bağlantısı dolayısıyla kendiliğe içselleşir. Bir başka deyişle ilişkiyi ve ötekini (örneğin anne) önemli hale getiren, ideal imge olarak içselleşmesini sağlayan, insan yavrusunun yaşamı sürdürebilmesi için gereksindikleridir. Özdeğer, sevilme gibi psişik gereksinmeler de aslında hep insanoğlunun biyolojik varoluşunu idame ettirme çabasının türe has özellikleridir. Biyolojik yaşamı sürdürme amacıyla dışa açılan çocuk gereksinmelerine doyum ararken hiç hesapta olmayan bir zorunlulukla karşılaşır : ilişki. Ancak ilişki içinde gereksinmelerinin karşılanabileceğini, bunun için de bir ötekine muhtaç olduğunu öğrenir. İnsanlaşma bundan sonrasının serüvenidir.

Çocukla anne arasında intersübjektif, etken bir ilişki başlamadan önce, hem annede hem çocukta bu ilişkiyi önceleyen bir takım psişik yapıların varolması gerekir. Hermenötik kuramda, her yeni anlamanın bir ön-anlamayı zorunlu olarak gerektirdiği önermesi eğer doğruysa, anneyle çocuk arasında reel bir gerçekliğe dönüşecek intersübjektif bir ilişki öncesi böylesi önsel psişik yapıların varolduğu da makul bir varsayım haline gelir (5). Zira, eğer bir ön-anlamayı içeren psişik bir yapı yoksa öteki, öznede hiçbir yankısını bulamaz. Bir ilişkiden bahsetmek için tepkilerin öznelerde karşılıklı olarak yansımalarını bulması, bu yansımaların oluşması için de psişik yapıların varolması gerekli bir koşuldur.

Çocuğun tepkileri annede yansımasını bulurken, annenin kendilik-öteki temsillerinin ve bu temsillerin türevi olan, çocuğa dair, henüz çocuğun doğmasından önce oluşmuş temsilin süzgecinden geçer (4). Çocuk, başlangıçta kendisi açısından anlamsız olan tepkilerini, annenin bu tepkilerin yansımalarıyla tutarlı yansıtmalarının kendi fenomenal alanındaki karşıt-yansımaları dolayımıyla giderek anlamlandırmaya başlar. Böylelikle çocuk, dış dünyayla teması sonucu edindiği izlenimlerden hareketle kendini ve ötekini eşzamanlı olarak kavrarken bu dünyadaki varoluşuna da bir anlam vermiş olur (6). İnsanın kendini kavraması için kendinden menkul o ilk halinden uzaklaşması insanlaşmasının bir koşulu olarak ortaya çıkıyor. Zira, Lacan’da da, insanın solipsist gerçekliğine yabancılaşması ve bir kimlik kazanması simgesel Oidipal aile düzenine bireyin iliştirilmesiyle açıklanır (2).

İntersübjektif ilişki geliştikçe tepkileriyle dış dünya üzerinde etkiler yaratan ve bu etkilerin kendisine bir bumerang gibi geri dönen yankısıyla çocuğun kendiliği bu etkileşimi temsil edecek tarzda şekillenir. İşte kendiliğin intersübjektiviteyi içselleştirmesiyle organizasyona gitmesi intrasübjektiviteyi doğurur. İntrasübjektivite, farklı kendilik temsilleri arasında intrapsişik, dinamik bir ilişki ağının bulunduğu alandır.

Gereksinmelerin tatmini için ötekine muhtaç durumdaki çocuğun kendiliği tatmin durumunda haz halini yaşar. İntersübjektif ilişkide gereksinmelerin bağlandığı öteki İdeal Öteki olarak içselleşirken İdeal Öteki’nin onayladığı, doyurduğu kendilik imgesi İdeal Kendilik olarak kendiliğe içselleşir. Kendilik, bu İdeal Öteki aynasından seyredilen ve özdeşleşilen, İdeal Öteki tarafından kabul görmek için İdeal Kendilikle özdeşleşmeyi arzulayan kendilik imgesidir. İdeal Öteki ile İdeal Kendilik arasındaki duygulanımsal değer her zaman pozitiftir. Kendiliğin motivasyonu İdeal Öteki tarafından olumlu değerlendirilmeye ayarlı olduğu için - zira kendiliğin duygulanımsal olarak “iyilik” hali bu durumda gerçekleşir - insan sürekli İdeal Kendilikle özdeşleşme çabasındadır. İnsanın tüm dramı da budur zaten; ötekinin arzusunun nesnesi olmayı vazgeçmeksizin arzulamak (2). Lacan’ın diliyle konuşursak İdeal Öteki annedir, İdeal Kendilik ise fallusa sahip babadır, kendilik babayla özdeşleşmeye çalışan fallik nesneden yoksun çocuktur .

İntrasübjektif yapıyı oluşturan İdeal Öteki, İdeal Kendilik ve Kendilik temsilleri Lacan’da Ego İdeal, İdeal Ego ve Ego kavramlarıyla karşılanır. 1953’de geliştirdiği formülasyonda İdeal Ego özdeşleşilen imge iken Ego İdeal kişiye bakıldığı açıyı veren simgesel noktadır (7). Örneğin iyi bir otomobil yarışçısı olmayı arzulayan kişi (İdeal Kendilik-Kendilik) için asıl önemli olan bunu kimin için (İdeal Öteki) başarmak istediğidir. Özdeşleşilmek istenen İdeal Kendilik, Kendiliğin gözündeki değerini İdeal Ötekinden alır. İdeal Kendilikle özdeşleşme her zaman İdeal Öteki içindir.

Bu üçlü yapının herbiri kendi içinde tutum, davranış, duygulanım, düşünce kalıpları içerir. Aralarındaki ilişki belirlenmiştir. Kişi belirli bir an ve bağlamda bu içsel konfigürasyonun farklı yerlerinde olabilir. Örneğin kendilikle özdeşleşip İdeal Kendiliği dışarıya yansıtabilir veya tersi olabilir veyahut İdeal Öteki yansıtılıp kendilikle veya İdeal Kendilikle özdeşleşebilir. Ancak İdeal Ötekiyle özdeşleşmek mümkün değildir. Zira, her imgesel özdeşleşme Ötekinden yansıyan ve özdeşleşilen bir imgedir ve her zaman İdeal Kendilik özdeşleşmesi İdeal Öteki içindir

Kendilik temsillerini incelemek ve bilince nesne edinmek için gerçekleştirilen kendilik vizyonundaki genişleme bile son tahlilde bir başka kendilik imgesiyle (örneğin “kendi sorunları üzerine düşünen” kendilik imgesi ve bu imgeyi onaylayan İdeal Öteki olarak terapist) özdeşleşmedir ve yine İdeal Öteki içindir. Terapide olan da farklı bir İdeal Ötekinin kendiliğe (herşeyi içeren ana yapı olarak kendilik) içselleşmesi, dolayısıyla İdeal Kendiliğin ve Kendiliğin de değişmesidir; bu durumda İdeal Öteki daha kabullenicidir, kriterleri çok katı değildir, dolayısıyla kendiliğin İdeal Kendilikle özdeşleşmesi daha kolaydır ve kendiliğin “iyilik” halleri daha sıktır.

Kendilik deneyimlerindeki algısal ve duygulanımsal oynaklık temsiller arası özdeşleşimsel geçişlerle ilişkilidir. Aslında bu geçişler günlük yaşam içinde sanıldığından sıktır. Herhangi bir tavır, jest, mimik, olay ve etkileşim bir anda bir başka özdeşleşme durumuna geçişe yolaçabilir. Psikopatoloji arttıkça geçişler hızlanır ve keskinleşir.

Karşımızdaki insanı anlamak için yapılması gereken onun intrasübjektif yapının hangi özdeşleşme durumunda olduğunu tesbit etmektir. Bu işlem zordur ama kişinin iletişim içinde en temelde ne söylediğini, analojik lisanını duyabilirsek işimiz kolaylaşır. Söz içinde iki temel düzey olduğunu düşünürsek (dijital-analojik lisan veya benim deyimimle Up-dialogue -Sub-dialogue) temel, alt dili deşifre ederek o andaki özdeşleşme durumunu saptayabiliriz. Örneğin, karısına pek demokratik davranmadığını bildiğimiz biri, belirli bir an ve bağlamda kadın-erkek eşitliğini savunduğunu ve uyguladığını hararetle ifade edebilir. Bu durumda bu kişi İdeal Kendilikle özdeşleşme arzusunda olabilir. Zira, kadın-erkek eşitliği İdeal Kendiliğin bir koşulu olarak kendiliğe içselleşmiş olabilir. Bunun yanısıra, gerçekte karısına demokratik davranmıyor olması onun bir yalancı olduğunu da her zaman göstermez. Aslında bu kişinin temsili dünyasında demokratik davranacağı bir eş imgesi pekala olabilir. Ancak kendi açısından tüm şanssızlığı gerçek hayattaki eşinin fantazmagorik eşine hiç de benzememesidir. Dolayısıyla ifade ve davranıştaki farklılık bir çelişki olmaktan ziyade farklı imgelerle yapılan farklı özdeşleşmelerin sonucudur. Bir tür ayırmaya (splitting) benzeyen bu durum her insanda değişen derecelerde vardır. Zira, hayat sabit bir noktadan yaşanmaz, farklı alternatif noktalardan yaşanır ve yaşanabilir (3). Bu birbirine alternatif hayatı deneyimleme noktaları intrasübjektif özdeşleşme durumlarının çeşitliliğinden doğmaktadır. Özdeşleşme durumları arasındaki geçişler ve insanın kendine farklı düzeylerden bakabilmesi refleksif düşünce tarzını ortaya çıkarmaktadır. Gelişim süreci içinde içselleştirmelerle giderek sosyalleşen ve iç dünyası katmanlaşan bireyin kendiliği farklı özdeşleşme durumlarına bölünür. Belirli bir an ve bağlamdaki özdeşleşme, kendiliğin o an odaklaştığı durumdur ve diğer durumları bilince nesne kılabilir. Örneğin, bu durumda, psikotikteki refleksif düşünce yoksunluğu psikotiğin sosyalleşme ve dolayısıyla alternatif içselleştirmelerdeki fakirliğiyle, kendine farklı özdeşleşme odaklarından bakabilme kapasitesindeki zaafiyetiyle ilişkili olamaz mı ?

İntrasübjektiviteyle intersübjektivite arasında karşılıklı, birbirini dönüştürücü bir etkileşim vardır. Birey her yeni etkileşimle beraber intrasübjektiviteyle dış dünyaya tekrar açılır ve intersübjektiviteyi kurar. İntersübjektivite intrasübjektivite yoluyla adeta maddileşir, gerçek haline gelir. Daha önceki intersübjektif yaşantıların soyut bir temsili olan intrasübjektivite nihayetinde bir temsildir. İntrasübjektivite intersübjektiviteyi kuran, maddileştiren de olsa bu yeni etkileşimdeki olası tüm yaşantısal ihtimalleri içeremeyeceğinden - zira gerçeklik fanteziyi herzaman aşan birşeydir - her zaman temsili bir zaafiyete sahiptir. Ancak intrasübjektivite öyle kolaylıkla değişen bir yapı da değildir ; kendi değişmezliğini sürdürme motivi vardır. İntersübjektif ilişki içinde kendilik temsilleri dışarıdan gelen etkileri çeşitli psişik mekanizma işleyişleriyle kendi gerçekliklerine uygun hale getirerek içselleştirir, asimile ederler (8). Dolayısıyla çoğu kez dış dünyadaki etkileşim (intersübjektif etkileşim) temsil düzeyleri arasındaki içsel etkileşimi (intrasübjektif etkileşim) doğrular tarzda algılanır. Bu noktada çeşitli savunma mekanizmaları işleyişe katılır. Algılamanın intersübjektiviteyi intrasübjektivitedeki hazır açıklamalara yerleştirmesi ve dışarıdan gelen etkinin içerde bir biçimde her zaman yanıtını bulması itki tekrarını (repetition compulsion) da mümkün kılan intrasübjektif bir operasyonun sonucudur.

İntrasübjektif yansımayla tutarlı tepki bir önceki dışarıdan gelen tepkiye bir yanıtsa da öte yanıyla geleceğe dair etkileşimsel bir beklentiyi de içerir. Dolayısıyla intersübjektif etkileşim ısrarcı bir şekilde tepkilerin beklentilerini yanlışlama yoluyla intrasübjektif etkileşimi boşa çıkarabilirse, bir başka deyişle, teori pratikte yanlışlanırsa, intrasübjektivite bu yeni etkileşimin yeniliğini kabul ederek onu içselleştirir ve reorganize olur (9). Reorganizasyona uğramış intrasübjektivite bu etkileşim açısından devrimci nitelik taşırken, bir sonraki yeni etkileşim açısından muhafazakarlaşır. Süreç hep böyle işler. İnsan düş ile gerçek arasına kurduğu salıncakta sallanırken kah gerçekliğe kah düşe yaklaşır ve uzaklaşır, yaklaşır ve uzaklaşır....

KAYNAKLAR

 

(1) Hilav, Selahattin. 100 Soruda Felsefe El Kitabı. 6.Baskı. İstanbul: Gerçek Yayınevi, 1993

(2) Tura, Saffet Murat. Freud’dan Lacan’a Psikanaliz. 2.Baskı. İstanbul : Ayrıntı Yayınevi, 1996

(3) Stevens, Richard (ed.). Understanding The Self. 1.Baskı. London: Sage Publications, 1996

(4) Stern, Daniel N. The Interpersonal World Of The Infant. 1.Baskı. New York : Basic Books, 1985

(5) Göka Erol, Topçuoğlu Abdullah, Aktay Yasin. Önce Söz Vardı. 1.baskı. Ankara : Vadi Yayınları, 1996

(6) Orange Donna M., Atwood George E., Stolorow Robert D. Working Intersubjectively – Contextualism In Psychoanalytic Practice. 1.baskı. London : The Analytic Press, 1997

(7) Leader Darian, Groves Judy. Çizgilerle Lacan – Yeni Başlayanlar İçin. Güven Gül Çağalı (çev.). 1.baskı. İstanbul ; Milliyet Yayınları,1997

(8) Stolorow Robert D., Atwood George E. , Brandchaft Bernard (eds.). Intersubjective Perspective. 1.baskı. Northvale : Jason Aonson Inc., 1994

(9) Fosshage, J.L. Toward Reconceptualising Transference And Clinical Considerations. International Journal Of Psychoanalysis. 1994; 75: 265-280

 

© 2017 Psiko-Alan.com, izinsiz kopyalanması yasaktır.