Oktay Şılar, KORKU-LUK

KORKU-LUK  

Oktay Şılar /Klinik Psikolog  

Kendimi bildim bileli buradayım. Daha doğrusu buraya konduğumdan beri kendimi biliyorum. Bilesiniz, bir yere korkuluk dikilmişse bunun sadece bir anlamı vardır: aslında orada korkacak bir şey yoktur.

Benim varlığım tam da korkulacak bir şey olmadığının teminatıdır. Yokluğumda kimseyi tehdit edemeyeceğim, işe yaramayacağım için, var kılındım.

Sözün özü: Sapa samana büründüm, korkuluk diye göründüm!

Sapsarı çavdar başaklarının boy verdiği bu koca tarlada yapayalnız duruyorum. Yapayalnız da diyemem çünkü yalnızlıktan fazla olmayı zaten bilmiyorum. Çavdar Tarlasında Çocuklar’ın oynadığını çok görmüşlüğüm vardır ama.

Kimseyle ilişki kuramadığım ama onların anlam dünyalarına fırlatıldığım için, tarihim ve belleğim de yok neredeyse.

Yokluğun tezahürü de sayılabilirim.

Bana yüklenen korkular açısından bakarsak çokluğun tezahürü de olabilirim.

Yine de, kırıntı halinde anımsadığım şeyler yok değil. Her şey kargalar ve kuzgunlarla başladı sanki. Bir de, çorak arazinin işlenmesiyle, karmaşık ruh halleri sonucu işlenen cinayetlerle. Tarlalar dolusu cinayet, kuzgun düşleri ve insan korkularıyla. Çok arkaik, çok çıplak halleriyle.

Rivayet o ki, ilk insanın iki evladı varmış. Evlatların bir tanesi, Tanrı ve de ailesi tarafından daha çok sevildiğini düşündüğü için hararetli bir tartışmaya girişmiş kardeşiyle. Sonrası malum, cinnet koridorlarına düşüp kardeşini öldürmüş. Sevilmemekten, daha az sevilmekten, olduğu gibi sevilmemekten dolayı korkmuş. Korktuğu için de bir cana kıymış. Canına kıyılanın da son hatırladığı müthiş bir korkuymuş. Tarihin ilk cinayeti tuhaf bir duruma neden olmuş. Kabil, kardeşi Habil’in cesedinden de korkmuş. Henüz ölülerin ne yapılacağını bilmediği için, mezar fikrinden bihaber olduğu için endişeyle düşünmüş. Derken biraz ileride kavga eden iki kargayı görmüş. Kargalardan biri diğerini öldürmüş, yere bir çukur kazıp ölü kargayı da içine yuvarlamış. Böylece Kabil korkusunun nesnesini ne yapacağını anlamış ve onu tarlaya gömmüş. Belki de ilk bilinçdışı orada zuhur etmiş, ilk bastırma, ilk gömme. Neyse, konumuz bu değil Kabil’in taşıdığı kaygılar da insanoğluna baki kalmış.

Benim anımsadığım kadarıyla, karga, tarla ve korku ilk kez o zaman bir araya gelmişler. Şimdi bakmayın ekinlere dadanacak, nimetleri varlıklarına gıda kılacak kargaları korkutmak için buraya konduğuma, hikayem çok daha tafsilatlı.

Genelde basit bir şapka, biraz saman, eski püskü giysiler ve birbirine çatılmış iki parça direkten imal edilmiş gibi görünsem de işin aslı o kadar basit değil.

Tarih boyunca benim aldığım şekiller, bir korkuluk olarak bana verilen formlar, yüklenen anlam ve görevler, insan karanlığının, vahşiliğinin, gölgesinin, dehşetinin, tekinsizliğinin sayısı kadar çoktur.

Tarlaya gelmeden önce, bahşeden ve cezalandıran totem olmuşluğum vardır. İnsanlar tüm arzu, korku ve taleplerini benim üzerime yansıttılar. Önüme sunaklar koyup akıl almaz kurbanlar verdiler. Kan döktüler, benim istediğimi söylediler. Deprem oldu, sel bastı, veba kol gezdi, benim cezalandırdığımı varsaydılar. Sayıları artıp, organizasyonları büyüdükçe, bilhassa kadını ve onun cinselliğini ne yapacaklarını şaşırdıkça insanlardan bazıları, bana verdikleri korku işlevinin bir kısmını geri aldılar. Benim adıma toplumları kontrol edecek, korkularına seslenecek, benim adıma cezalandıracak, erkeklerden oluşan rahipleri peydahladılar. Başta bu korku işlevinin, bu sahte umacılığın benden geri alınmasına sevinmiştim. Ama insanların gözü karalıkları beni dahi korkuttu. Gün geldi, ‘çok totemden değil, bir totemden korkalım artık’ dediler ve beni de o toteme kurban ettiler. İnsanların katman katmer korkuları ve korku örgütlemedeki yaratıcılıklarının sonu yoktu.

Bazen kadından ve onun dişiliğinden ve onun yapıp etmelerinden o kadar korktular ki, bu korkuyu ancak daha büyük bir dehşeti salıvererek yatıştırmayı denediler. O tarihte ben yine bir direk üstündeydim. Gövdem bir kadın şeklini almıştı, yine bana korku yüklenmişti ve engizisyon üstadları dibimde samanları tutuşturuyorlardı, üstümde cadıları.

Antik zamanlar denilen zamanlarda hatta Ortaçağda, durumum o denli vahim sayılmazdı. Ama asri zamanlarda insanlık gerçekten müthiş bir delilik karnavalına rücu etmişti.

Kimi zaman sokaklarda parmakla işaret ediliyor, taşlanıyor, dövülüyor, daha şefkatli ellere düşmüşsem kimyasal deli gömlekleriyle bağlanıp, EKT alevinde pişiriliyordum. İnsanların delirme korkularının timsali olmuştum. Bana bakarak ne kadar normal olduklarını söylüyorlar, şükrediyorlardı. Zihinsel atıklardan oluşan bir korkuluktum o zamanlar. Kıyafetlerim tabii ki korkuluk paçavraları gibiydi ve o saman, ah o saman, yine etrafımdaydı. Bu defa üzerine yattığım şilte olarak.

Bana reva gördükleri haller gerçekten ilginçti. Kimi zaman bir ideoloji, bir isyankar, kimi zaman totaliter bir lider oluyordum. Kimi zaman bir milliyet, bir cinsiyet, bir sınıf, bir dil oluyordum. Hem korkuluyordum hem aynı şiddete arzulanıyordum. Hem yasaklanıyordum, hem de sürekli yasağımdan bahsedildiği için aslında habire dilleniyordum.

Bazen eski totem hallerim gibi, bir ulusal lider, bir diktatör heykeline dönüştürülüyordum. Oradan insanlara baktığım, onların korkularını kolladığım, hainleri cezalandıracağım varsayılıyordu. Yine tepedeki korkuluktum. Big Brother deniyordu bana, Orta Dünya’da Sauron’un gözüydüm. Hapishane mimarisinde Panopticon. Bütün Kötülüklerin anası olarak emperyal bir devlet, emperyal bir devletin korkuluğu olarak ucuz bir kukla oluyordum.

‘Kara adamdan kim korkar!’ çığlığıyla çocuk oyunlarına devşiriliyordum, varoluşsal kaygıların bilinçdışı yansıması olarak. Yazarların kahramanı, anti-kahramanı, şeytan kilisesi, kötülük abidesi, tedirgin edici bir yontu, sürreal bir resim oluyordum. ‘Norgunk! ‘ifadesiyle biten bir Ubor Metenga notu, insanların korkuyu beklemelerine vesile oluyordum.

Oysa benim bunların hiç birisiyle ilgim yoktu. Bu varlıklar yeryüzüne fırlatılıp atılmışlardı. Vardılar ve olmak zorundaydılar. Kendi ölümlerinin kaçınılmazlığından haberdar oldukları için, sonlu olduklarını bildikleri için, bu ahir ömürlerinde şefkate, sevgiye, kollanmaya ihtiyaç duydukları için korkuyorlardı. Taleplerine yanıt verecek, onları her daim yatıştıracak nihai şeyleri arıyorlardı. Sevilme ve onay ihtiyaçlarını korkuyla takas etmişlerdi. Devletten korkuyorlardı, ebeveynlerinden korkuyorlardı, okuldan, cezaevinden, hastaneden korkuyorlardı. Cinsellikten korkuyorlardı, sevilmemekten korkuyorlardı, sevilmekten korkuyorlardı. Görülmekten, görülmemekten, ağlamaktan, gülmekten korkuyorlardı. Delilerden, velilerden, gençlerden, yetişkinlerden, akıllılardan, zalimlerden, teknolojiden, tanrıdan, velhasılıkelam her şeyden korkuyorlardı. Zannımca, korkuyu aşan kaygı bu türün esas mayasıydı. Ama Freud’un dediği gibi iğdiş edilmekten korkmuyorlardı, daha derin ve orijinal bir korkuydu onların ki. Varoluş kaygılarını uğraşabilecekleri korkulara dönüştürmeye çalışıyorlardı. Zorunlu özgürlüklerinden ve bunun dayattığı seçimlerden, kararlardan, sorumluluklarından ve risklerden korkuyorlardı. Özgürdüler ama var olmaktan dehşetle korkuyorlardı.

Tarlanın ortasında böyle yapayalnız dururken insanlar bana bakıyor, bana korkularını yansıtıyor, bunu bir de karga üzerinden yapıyorlar. Oysa karga insan korkularının yansıtıldığı başka bir varlık. Bir korku timsalinin, korkuluktan korkmasını beklemek pek de zekice denemez. O karga ki, görünürde kara parçası var mı diye salınmıştı Nuh’un Gemisinden. Tufandan sonra yere inen ilk hayvandı o. Ama geri dönüp haber vermeye tenezzül etmediği için lanetlenip, kararmıştı. İnsanlığın yeryüzüne inişindeki iki önemli karede de karga var. Hem o siyah ve zeki gözleriyle haklı bir korkutuculuğa sahip. Bir sembol, bir mecaz olarak değil, gerçekten korkuluk olarak dahi onu korkutmam mümkün değil. Oz Büyücüsü’nde ki korkuluk kadar cesurum zaten

Bazen korkularına bakıp, yine bir korku göstergesi olan alaycı gülümsemelerini takınıyorlar bana karşı. Hiç de korkutucu değil diyorlar. Yalnız biraz daha uzun bakarlarsa kaçamadıkları bir duygunun pençesine düşüyorlar. Sanki gözlerim var da, sanki gözlerimin ardında bir şey varmışçasına bir duygu bu. Tekinsizlik adını verdiğim duygu. Kendi yansıttıklarından korkmaya başladıkları sahne burada başlıyor işte. Hele geceyse hiç benden taraf nazar etmeden geçip gidiyorlar önümden.

Nedir tekinsiz? Hep tanıdık ve aşina olan ötekinin, aynı görünüşe sahip olması ama bambaşka bir ‘iç’e bürünmesi. Yani bildiğimiz şeyin bir yabana dönüşmesi. Oysa bu tam da insan türünün hikayesi değil mi? Doğduğumuzdan bu yana yaban olanı bilindik olana çevirmeye çalışıyoruz ve korku tam da bu eylemin kalbinde oturuyor. Tekinsizlik bildik olandan yabana doğru bir gerileme sadece, köklere doğru bir dokunuş, geldiğimiz yola geri koyulmak.

Bana gelince kalbim yok, saman var göğsümün orta yerinde. Bana yüklediğinizi bildiğim bütün korkulardan azade, bir Zen korkuluğu gibi, toprağın, başakların ve kargaların tadını çıkarıyorum. Varoluşlarından bu yana, günah keçisi gibi insanların korkularının aynası oldum. Olmaya ve burada dikilmeye de devam edeceğim, son insan yeryüzünü terk edene değin. Yine de söylemiş olayım; Ben Korku-luk değilim, sadece korkuluğum ve size Dune gezegeninde işittiğim bir Bene Gesserit duasını tavsiye ediyorum: Korkmamalıyım. Korku akıl katilidir. Korku toptan yok oluşu getiren küçük ölümdür. Korkumla yüzleşeceğim, üzerimden ve içimden geçmesine izin vereceğim. Ve geçip gittiği zaman, geçtiği yolu görmek için iç gözümü ona çevireceğim. Korkunun gittiği yerde hiçbir şey olmayacak. Yalnızca ben kalacağım.

Son söz, tüm zamanların en tuhaf korkuluğu olan bir arkadaşım Don Quijote’dan gelsin: Elbetteki deve benziyorlar, sen bu maceraları pek bilmezsin, onlar birer dev, korkuyorsan git, şu açıklıkta dua etmeye başla, ben bu devlerle vahşi ve amansız bir savaşa gireceğim.    


© 2017 Psiko-Alan.com, izinsiz kopyalanması yasaktır.