Mustafa Özden- Kara Şövalye

Yeni!!! Yeni!!!

KARA ŞÖVALYE

Mustafa ÖZDEN 

  

BÖLÜM I

BİR SÜPERKAHRAMANIN GELİŞİMSEL ÖYKÜSÜ

 

Freud, perdede izlediğimiz ünlü süperkahraman Batman'i, bundan 100 yıl önce tarif etmişti. O günün nörobilimsel gelişmelerinin çok ötesini görebilen Freud, her ne kadar insan beyninin Batman'i yaratan kısmını -limbik sistemi- yapısal olarak tam tanımlayamasa da, onun işlevini çok iyi tarif edebilmişti. Freud zihnin bileşenlerinden id, ego ve süperegoyu tanımlarken, gerçekte insan beyninin yapısal ve işlevsel bir haritasını çıkarmıştı.

 Limbik sistem insan duygu ve davranışlarının otonom işleyen güdüleyicisidir. Freud ona İD adını vermişti. Tıpkı bilinçdışı gibi, beynin derinlerindeydi; örtülüydü ve kontrol altında tutulması gerekiyordu.

 

Bu kontrol işini yapacak olan da hemen alnın arkasındaki önbeyindi. Freud'un tanımladığı süperego işte burada yerleşmişti. Önbeyin, limbik sistemi bir kılıf gibi sarmış ve sınırlamıştı. Adeta onu dizginlemek için çabalamaktaydı. Tıpkı süperego'nun id'i dizginlemek için çabalaması gibi.

 

Freud Batman'in doğum anını 100 yıl önce resmetmişti. Gerçekte Batman'in doğumu, bundan tam 12.000 yıl önce gerçekleşmişti.

 

Homo Sapiens dünyada 150.000 yıldır yaşamaktadır. İlk 138.000 yıl boyunca küçük gruplar halinde yaşamıştı. Avlanmıştı ve yabani bitkileri toplamıştı. Yiyeceğe ulaşmak için her canlı türü gibi doğanın döngüsüne uygun olarak göç etmekteydi. Bu yüzden onun avcı-toplayıcı bir tür olduğu söylenegelir.

 

Bundan 12.000 yıl önce, bereketli hilal diye adlandırılan, Tevrat'ta cennet olarak tarif edilen, Dicle ve Fırat'ın beslediği o verimli topraklarda homo sapiens, yaşadığı gezegene karşı belki de ilk suçunu işlemiş ve buğdayı evcilleştirmişti... Yasak olanı yapmıştı homo sapiens. Doğaya müdahale etmişti.

 

Kutsal kitaplarda "Adem" ve "elma" metaforlarıyla anlatılan suç, belki de işte bu suçtur. Kutsal metafordaki yasak elma doğayı temsil eder. Ona dokunulduğunda herşey değişecektir. 138 bin yıldır devam eden cennet hayatı sona erecektir. Ve yalnızca binlerce yıl içinde insanoğlu suçunun cezasıyla karşı karşıya gelecektir. Elmaya uzandığı an -yani başağa uzandığı an- homo sapiensin masumiyetini kaybettiği andır.

 

Masumiyetini kaybetmesine belki en iyi örneği de yine Tevrat anlatmaktadır. Ademin oğlu Kabil çiftçilik yapmaktadır. Diğer oğlu Habil ise çobandır. Tanrı birisinin sunağını kabul edip diğerininkini etmez. Bunun üzerine Kabil kardeşi Habil'i öldürür. Mezopotamyada ilk cinayet işlenmiştir.

 

Evet, mezopotamyada buğday hızla seleksiyona uğradı ve vahşi halinden evcil haline evrildi. İlk buğday ne tuhaftır ki siyahtı. İlk insan gibi.. Dayanıksız ve çelimsizdi. Tohumlarını kolaylıkla döküyordu ve tarıma uygun değildi. Hasatı yapılamıyordu. Evcilleştirilen buğday ise dayanıklıydı ve çok daha verimliydi.

 

O güne kadar homo sapiens doğaya aitti; o günden sonra doğa homo sapiense ait oldu. Homo sapiens bu iktidarın nimetleriyle büyülenmişti. İşte masumiyet, bu büyülenme ile yitirilmişti. Hasat edilen uçsuz bucaksız tarlaları ve akıl almaz miktarda mahsulü vardı artık homo sapiensin. Doğa'yı mülk edinmişti, ve homo sapiens artık bu sınırsız sermayesi ile basbayağı insan olmuştu.

 

"Batman başak tarlalarında doğmuştur. Başak onun anası ve kutsalıdır."

 

Vahşi hayvanlar da elbette evcilleştirildi ve artık insan toplulukları yerleşik hale geldi. Tarım ve hayvancılık geliştikçe büyük toplulukları besleyebilecek besin kaynakları oluştu ve nüfus hızla arttı. Küçük gruplardan yerleşik köyler oluştu. Nüfus arttıkça tarım alanları paylaşılmaya başladı ve böylece mülkiyet kavramı varoldu. Artık toprak kişilere ait hale gelmişti. Mülkiyetin varolmasından sonra beklenmedik güçlükler çıkacaktı. Toprak paylaşımı sorunlara yol açmaktaydı. İnsanoğlu şaşırtıcı bir durumla karşı karşıya gelmişti. Mülk edinmek çok hoşuna gitti; sürekli daha fazlasını istemeye başladı. Mülk edinmek onu mutlu etmişti ve limbik sistemi bu mutluluğun devamı için uğraşmaya başlamıştı bile. İnsanoğlu hırsıyla tanışmıştı. Tarlalar durmaksızın hasat ediliyordu; hayvan sürüleri akıl almaz sayılara ulaşmıştı.

 

Tarımın icadından sonra etkili sulama yöntemleri geliştirildi; böylece tarım ve hayvancılık için harcanan zaman ve işgücü azaldı. Zamanın artması ile birlikte bir kısım köylüler diğerleri için ev ve süs eşyaları üretmeye, bir kısım da iyi mahsul için dua etmeye ve mahsulün depolanması işleriyle ilgilenmeye başladı. Bu gelişmeler sosyal sınıfların doğumuna öncülük edecekti.

 

Çömlek çarkının icat edilmesi bir diğer sıçrama oldu. Artık besin ve su depolamak ve taşımak için kullanılacak aletler seri şekilde üretilebilmekteydi. Seri üretimin doğuşu, endüstrinin doğuşu anlamına geliyordu. Çömlek çarkının taşıma araçlarına uyarlanması ile birlikte tekerlekli taşıma araçları icat edildi; bu gelişme mahsül-insan-hayvan taşımacılığında bir çığır açtı. Böylece ticaretin gelişimi hızlandı. Artık uzak mesafedeki köylere mahsül, hayvan ve üretim malları taşınabiliyor ve pazarlanabiliyordu.

 

Köylerden bazıları öylesine büyüdü ki komşu köyleri de yutarak ilk şehir devletler haline geldi. Şehirlerdeki mahsül idaresini ve sosyal düzeni sağlamak için Mezopotamya'nın her şehir devletinin kendi tanrıları vardı. Toprak ve mahsül tanrılara ait sayılıyor ve ürünler tapınaklarda toplanıyordu. Mahsulün idaresini ve halka dağıtımını rahipler yönetmekteydi. Bu yapılanmayla birlikte devlet ve tapınak oluşmuştu.

 

"O günkü haliyle devlet, toprak mahsülleri ofisi ile tapınak karışımı bir yapıydı."

m-ozden-1


 

 

Şehir devletler geliştikçe komşu şehir devletlerden gelen tehtitler de arttı ve şehir devletler emniyetleri için surlarla çevrildi. Artan savunma gereksinimi ile birlikte bu işten sorumlu birimler oluşturuldu ve böylece ordu doğmuş oldu. Ordunun başına getirilen kumandanların gücü zamanla arttı ve iktidar, rahiplerden kumandanlara kaydı. Kumandanların iktidarlarıyla birlikte insansoğlu savaşla tanıştı. Bitmek bilmeyen savaş ve yıkımlardan büyük imparatorluklar doğdu.

 

Mezopotamyanın ilk imparatorluğu AKKAD'lar ilk iş olarak tüm mezopotamyayı ele geçirdi. Yalnızca 150 yıl sonra Gutiler Akkadları yok etti. Ardından Ur Kralları tüm diğer krallıkları egemenliği altına aldı. Ardından Elamlılar Ur krallığını yıktı. Ur'dan sonra bereketli topraklar Amurlularca işgal edildi ve başkenti Babil olan bir devlet kuruldu. Çok geçmeden Babil büyüdü ve imparatorluk tüm mezopotamyayı ele geçirdi....

İnsanoğlu başağın bedelini ödediği bir çağı aralamıştı. Masumiyeti, binlerce yıl gerilerde kalmıştı. Bu korkunç yıkım; tevratın cennet toprakları için yapılan bu amansız antik dünya savaşı, tam 600 yıl sürdü.

 

Dahi imparator Hamurabi'nin barışı ve sükuneti getiren yasalarından sonra 200 yıl mezopotamyada savaşlar durdu. Hamurabi, yasaların kendisine güneş tanrısı Şamaş tarafından yazdırıldığını söylemişti. Dolayısı ile bu yasalar aynı zamanda dönemin dini metinleriydi. İnsanoğlu'nun hırsını ve yıkıcılığını güçlü bir yasa sistemi bir süreliğine dizginleyebilmişti. Fakat Hititlerin saldırısı ile Babil çöktü ve bu kez Kassitler Babillilerden boşalan cennet topraklarına yerleşti. Savaşlar, yıkımlar, cennet topraklarının yarattığı hırs ve açgözlülük yeryüzünde hüküm sürmeye devam etti.

 

Antik dünyada imparatorluklarla birlikte sosyal sınıflar en çarpık haline geldi. Tüm mülk ve zenginliğin gerçek sahibi yöneticiler ve rahipler iken alt sınıflar kendi öz mülkiyetini dahi kaybetmiş ve köleleşmişti. Hammurabi'nin 282 kutsal yasa başlığından bir kısmı sırf köle-efendi ilişkilerinin düzenlenmesine ayrılmıştı.

 

                                         Sosyal sınıfları resmeden bir Sümer Mozayiği.

mozden2 

 

Yönetici sınıfı mevcut dinin de icracıları ve düzenleyicileri oldular. Güncel bilimi ise, bu din ve iktidar sisteminin sürdürülmesi için gizli bir araç olarak tekellerinde tuttular. İnsanlar tapınaklarda antik bilimin hileleri ile büyüleniyor ve tanrılarının ve rahiplerin yüceliğine daha güçlü bir huşu ile inanıyorlardı. Ve elbette o yılın mahsulü, tüm toprakların ve insanların gerçek sahibi olan yerel tanrıların tapınağına teslim ediliyordu. Tüm bu servetin idaresini ise elbette soylu yönetici ve ruhban sınıfı yürütüyordu.

 

Başlarda rahipler ve krallar tanrıların yeryüzündeki aracıları idiler. Zamanla ruhban-yönetici sınıfı kutsalın elçisi-aracısı olmaktan kutsalın kendisi olmaya doğru evrildi. Sosyal sınıflar arasındaki uçurum en üst noktaya varmıştı. En tepede tanrı-imparator ve en altta köleler vardı. Mısır İmparatorluğunda Firavun, tanrı Horus'un ruhunu taşıyordu. Öldüğünde ise tanrı Osiris'in ruhu ile birleşirdu ve Horus'un ruhu da bir sonraki firavuna giriyordu. Yani imparator bizzat tanrıydı artık. Firavun öylesine yüceltilmişti ki onun adını ağza almak dahi yasaktı; öte yandan firavunun yüceliğini taçlandırmak için ömrünü taş işçiliğiyle geçirmek zorunda olan kölenin bir adı bile yoktu.

 

İmparatorluklar dünyada hüküm sürmeye devam etti. Yeni imparatorlar ve yeni tanrılar eskilerinin yerini aldı. Milada yüzyıllar kala, insanlık nihayet yeni düşüncelerle tanışmıştı. Mahsül ve savaş üreten mezopotamyanın uzaklarında bir kavim de "demokrasiyi" üretmişti. Şüphesiz ki demokrasi, insanoğlunun masumiyetine duyduğu özlemin önemli bir işaretiydi. Ne var ki ne demokrasi, ne medeniyet, ne din, ne de başka kavram, insanın içindeki hırs ve yıkıcılığı tümüyle dizginleyememişti. Çünkü limbik sistemin motivasyon gücü, ön-beyine hep galip gelmişti.

 

Zamanla tanrı-imparatorlar yok oldu. İmparatorlar da yok oldu. Demokratik yönetim şekilleri kuruldu. Sosyalizm kavramı ile insanoğlu mahsulünü tapınak-devletin elinden binlerce yıl sonra geri almak istedi. İnsanoğlu   10.000 yıl önce yitirilen eşitliğini de, özerkliğini de geri istiyordu. Fakat bir sorun vardı. Bu kez de sanayi devrimi başlamıştı. Lanetli döngü başa sarmıştı. Yani başak tekrar evcilleştirilmişti; mahsül tekrar artmıştı. Ve insanoğlu bu kez yalnızca toprak için değil, hammadde ve pazar için savaşmaya başladı. Modern dünya savaşlarının gerçek sebepleri elbette tarih dersinde bize ezberletilenlerden oldukça farklıydı.

 

Derken önce imparatorlar, sonra da tanrı-imparatorlar tekrar ortaya çıktılar ve dünyanın yönetimini tekrar ellerine aldılar. Bu yeni global imparatoruğun yönetimin merkezi toprak mahsülleri ofisi değildi. Şaşalı saraylar da değildi. Wall Street'ti.

 

Modern tanrı-imparatorlar hükümdarlıklarını sürdürebilmek için dünya halklarına "iyi", "adaletli", "merhametli", "eşitlikçi", "güçlü", "koruyucu", "kurtarıcı", "ödülledirici" göründükleri yeni bir inanç sistemi sundular. Gerçekte onlar için bu değerlerin hiçbir anlamı ve gereği yoktu.

 

Bu inanç sisteminin okulu TV koltuğu ve sinema salonlarıydı.

Öğretmenleri medya patronlarıydı.

Okul müdürleri uluslararası finans şirketlerinin ceo'larıydı.

Okulun sahibi de o tanrı-imparatorlardı. (Goldman Sachs, JP Morgan, Citigroup vs. patronları.)

Bu yeni inanç sisteminin ibadeti satın-alma eylemiydi.

İbadetin tesbihi kredi kartlarıydı.

Muhakkak ki ibadethaneler de ihtişamlı alışveriş merkezleriydi.

Yüksek dini şura üyeleri dünya merkez bankaları başkanlarıydı.

Din adamları gelişmiş ülkelerin maliye bakanlarıydı.

Azizleri IMF ve Dünya Bankası başkanlarıydı.

Düşünürleri, uluslararası kredi derecelendirme kuruluşlarıydı. (Fitch, S&P, Moody's).

 

Tanrı-İmparatorlar, hükmü altındaki köleleri (dünya vatandaşları) var gücüyle sömürürken aynı zamanda kendilerinin "iyi","adaletli" olduğuna onları inandırmak ve bu sayede tarihteki devrim döngüsünün tekrarlamasına engel olmak için öğretilerini tüm yollarla yaydılar. Bu öğretiye göre doğru insan "çalışan, üreten, işine sadık, kendini adayan, tüketimci, kendini çok önemseyen, kendine çok güvenen, atılımcı, yenilikçi, genç, güzel, sağlıklı, etkileyici, presentabl, zengin, pozitivist, yaşama dönük, hırslı, modernleşmeci, kendini ortaya koyan, öz-gelişimci" kişiydi. Tüm bunlar modern insani erdemlerdi ve kişi bu erdemlere sahip olduğu nispette değerliydi ve ödüllendirilecekti. Bu öğretiye göre bu erdemlere uyumluluk gösteren her davranış meşruydu, doğruydu, hatta gerekliydi. Sonucu ve bedelinin ne olduğu önemli değildi. Örneğin "ekonomik büyüme" iyi ve gerekliydi. Öte yandan bozulan iklimi düzeltmek için yapılacak çevreci girişimler tehlikeliydi. Çünkü bu girişimler hem maliyetliydi, hem de ekonomiyi küçülmeye sürükleyebilecek kısıtlayıcı düzenlemelerle doluydu.

 

Tanrı-imparatorlar, kutsallıklarına ve iktidarlarına zarar verebilecek çirkin ve yıkıcı taraflarını da örtbas etmek için bölme ve yansıtma düzeneklerini ustalıkla kullandılar. Buna göre imparatorluk ve sistem ortadan bölündü. İyi (libidinal) kısmı yüceltilirken, kötü kısmı uygun başka odaklara yansıtıldı. Amerika ve Ortadoğu bölmesi, Amerika ordusu-El-Kaide bölmesi ve Amerika'lı-Ortadoğu'lu bölmesinde olduğu gibi..

 

Ve hemen her yansıtmada olduğu gibi, bu yansıtma da özdeşimle neticelendi ve doktrin gerçeklenmiş oldu. Yani genel olarak dünyadaki Amerika karşıtı oluşum, Amerika'nın kendini gerçekleştiren kehanetinden başka birşey değildi. Tabi eğer bizzat Amerika'nın kendisinin tasarımı değillerse..

 

 

 
   

 mozden3

 

Filmde joker bu bölmenin ortadoğu kanadını, kötü olanı, Saddam'ı, Usame Bin Ladin'i, El-Kaide'yi, Talibanı temsil eder. Joker öylesine kötüdür ki. Kötüdür işte. Sebebi yoktur. Kötü mizaçlı olduğundan tüm bu kötülükleri yapmaktadır. Kötü olmaktan zevk almaktadır; canidir çünkü. Kötülüğü sorgulanmaz jokerin. Bu kötülüğün Batman'la ilişkisi sorgulanmaz. Yalnızca kötüdür o. Filmde Bruce Wayne'in bilge yardımcısı, jokerin tahlilini yaparken bunu şöyle açıklar:

 

-Bazı adamlar para gibi mantıklı şeylerin peşinde değildir. Onları satın almak, korkutmak,anlaşmak ya da pazarlık etmek mümkün değildir. Bazı insanlar yalnızca dünyanın yanışını seyretmek isterler.

 

Bu söylemle izleyicinin zihninde kötülük, bağlamından koparılmıştır. Dolayısı ile iyilik de öyle. Kimse bunun üstüne "Joker acaba neden kötü?" diye sormayacaktır. Öte yandan böylelikle kimse "Batman neden iyi ki?" sorusunu da sormayacaktır. O da sadece iyidir işte. Yaratılışı yücedir. Belki de zengin ve güçlü olduğundandır iyiliği.

Ve tüm çirkinliğine karşın batman, jokerin yanında öylesine güzel durmaktadır ki, izleyicinin Batman'i taktir etmekten, onaylamaktan, onunla özdeşim kurmaktan başka çaresi yok gibidir. Yani Saddam o denli çirkindir ki, Bush onun yanında melek gibidir. Ve Saddam o denli yıkıcıdır ki, Bush bu durumda dünyanın yürekli kurtarıcısıdır.

 

Batman'la özdeşim, izleyiciye pek çok kendilik hazzını tattırır üstelik. Tanrı kadar güçlüdür, başına hiçbirşey gelmez. Herşeyi halledebilir. Her güçlük karşısında Batman'a güvenilebilir; ne de olsa o varsa herşey yolundadır. O olduğu sürece dünyada adalet, ve emniyet söz konusudur. O yoksa, filmde de görüldüğü üzere, işler yolundan çıkar. İşte bu haliyle:

 

"Batman, tüm çirkinliğiyle modern tanrı-imparatorların ta kendisidir."

 

İzleyici bu ihtişamlı adama hayranlıkla bakarken aslında içten içe midesini bulandıran birşeyleri de belli belirsiz sezer. Batman'in tevazu maskesinin arkasında korkunç bir kibir vardır. Başkalarına duyduğu sevgi maskesinin ardında gerçek bir bencillik vardır. Kendini adamışlık maskesinin ardında gerçekte kendine adanmışlık vardır. Adalet ve barışın savunucusu olma maskesinin ardında adaletsizlik ve güç-iktidar hırsı vardır.

 

Hernekadar imparatorlar çirkinliklerini jokerlerle maskelemişlerse de, bünyelerinden çıkan koku çürümüşlüklerini ele vermektedir.

 

Bugün bu koku ile mideleri bulanan ve sinema salonlarının, TV koltuklarının hipnozundan uyanan dünya vatandaşları tanrı-imparatorların saraylarını işgal etmeye başladılar. Wall Street işgal hareketi ile insanlık bir kez daha avcı-toplayıcı dönemindeki temiz ve masum haline dönmek istemektedir.

 

 
   

mozden4 

 

 

 

BÖLÜM II

BİR SÜPERKAHRAMAN FİLMİ NE İŞE YARAR ???

 

 

 mozden5

 

 

Kara Şövalye filminin ilk sahnesinde Joker ve adamları bir bankayı soyarlar. Böylece filmin girizgahı şu mesajla yapılır: "Kötüler paramıza, düzenimize, refahımıza kastediyor. "

 

Ardından gelen sahnede Batman görünür. Mafyayla tek başına mücadelesine kararlılıkla devam etmektedir. İkinci mesaj açıktır: "İyi ki Batman vardır."

 

İlerleyen sahnede Mafya ile mücadelesinde yaralanan, Batman'in diğer personası milyarder işadamı Bruce Wayne'i kendi yarasını kendisi dikerken görürüz. Wayne o denli fedakar ve o denli yalnızdır. Onun için kederlenecek gibi oluruz. İronik olan şudur ki, kendi yarasını kendi diken Batman, gerçekte tüm sağlık sisteminin sahibidir.

 

Batman açıkça ikiye bölünmüştür. Ve bu bölmeyi, hemen hemen yalnızca bu sahnede görürüz. Batman tümgüçlü bir süperkahramandır. Öte yandan bu yaralara bakılırsa, aslında sıradan biridir de. Tümgüçlü ama yaralarla doludur; milyarder ama perişan-yalnızdır. Tanrı gibidir, ama ölümlüdür de. Böylece tümgüçlü yanı ile özdeşim kurmanın keyfini sürerken, insancıl yanı sayesinde de onu kolayca affederiz.

 

Filmde mafya üyelerinden birinin yargılanması sahnesinde gözüpek savcı Harvey Dent'e silah çekilir. Çin malı silah tutukluk yapar ve Dent silahı ustaca bir manevrayla failin elinden alır. Devlet otoritesini ve bize verdiği güveni en çok hissedeceğimiz bir mekanda bile hiçbir güvenliğimiz yoktur. Bu sahnede hükümetin kötülükle mücadelede ne denli aciz olduğunun vurgulandığı aşikardır. Fakat esas mesaj az sonra gelir: "çin malları berbattır, amerikan malları ise en iyisidir." 2020'den sonra Çin ekonomisinin amerikayı geride bırakarak dünyanın en büyük ekonomisi olacağını düşünürsek, Harvey Dent'in beklenmedik bu konudışı çıkışını anlayabiliriz.

 

Bruce Wayne'in şirketi ile Çin'li Luo'nun Şirketinin yaptığı ve olumsuz sonuçlanan toplantıdan sonra CEO'su Lucious, Wayne şöyle der:

-Ben pek ikna olmadım, Luo'nun şirketi hiç şaşmadan yılda %8 büyüyor. Para kaynağı kayıt dışı olmalı, hatta belki yasa dışı.

Çin illegal işlerle, karaparayla, mafyayla özdeşleştirilir; bir kez daha karalanır. Öte yandan Amerikan şirketinin elindeki para tertemizdir. Burada bir parantez açmakta yarar var: "Amerikan finans sisteminde, yani amerikan bankalarında ve yatırım şirketlerinde 600 trilyon dolar kötü varlık var. Yani alınterinin damlasının olmadığı hayali bir varlık. Finans sisteminin bu yeraltı kanadına verilen isim de hayli manidar: "kumarhane ekonomisi". Batman'in, filmin başından beri zikredilen, ama ne olduğunu net olarak anlamadığımız o belli belirsiz suçu işte bu 600 trilyon dolardır. Çünkü yoktan varedilen bu 600 trilyon dolar aslında bir borçtur. Ve bu borç dünya vatandaşlarına paylaştırılmış durumdadır. 6 milyar dünya vatandaşı olarak hepimiz Bruce WAYNE'nin 600 trilyon dolar servetini ödemekle mükellefiz. Bu da demektir ki kişi başına 50.000 dolar sırf amerikan milyarderleri için borçluyuz.

 

Filmde doktrinin zihnimize işlendiği önemli sahnelerden birisi de restorant sahnesidir. Harvey DENT sevgilisi ile yemek yiyeceği ünlü restoranttan, onca gücü ile 3 hafta uğraşarak ancak rezervasyon yaptırabilmiştir. Öte yandan mekanın sahibi olduğunu o anda anladığımız Bruce Wayne, bir parmak hareketi ile bu erişilmez mekanda dilediğini anında yaptırabilmektedir. Bruce'un kudretinin yanında devletin gücü bir hiçtir. Mesaj açıktır: "Kamu gücü ile hiçbirşey başaramassın, öte yandan servetinle dilediğin herşeyi yapabilirsin." Bruce, Harvey'nin seçim kampanyasını finanse etmekte de kararlıdır. Fakat bunu elbette yüce amaçlara hizmet etmiş olmak için yapacaktır. Mesela vatanseverliğe. Burada yine bir parantez açalım: Obama'nın kampanyasını destekleyen bankacılar da elbette yüce şeyler için yapmıştı bunu. Örneğin dünyaya barışı getirmesi için. Obama da bu iyi niyete karşılık 2 parasal genişleme ile yarattığı trilyonlarca doları reel ekonomiye değil bankacılık sistemine kullandırma jestinde bulunmuştu. Çünkü ekonominin değil bankaların kurtulması gerekliydi. Neden mi? Çünkü -filmde de anlatıldığı üzere- Bruce WAYNE'lere ihtiyacımız var ve dünya onlarsız yapamaz da ondan.

 

Joker'in, mafya liderlerinin karşısına çıkıp yüreklerine korku saldığı o etkileyici sahnesinde doktrinin devamına şahit oluruz. Joker "bu takım elbise hiç de ucuz değil. Bilmelisiniz ki bunu siz satın aldınız." der. Verilen mesaj şaşırtıcıdır: "Kötü olanı, yani El-Kaide'yi, Talibanı, Saddam'ı, Usame Bin Ladin'i, Amerika düşmanı kötücül güçler finanse etmektedir." Bu kötücül güçlerle başta Çin olmak üzere iktisadi rakiplerin kastedildiği, sahnedeki mafya üyelerinin milliyetinden zaten bellidir. Ne tuhaftır ki bu jokerlerin gerçek öyküsünde biryerlerde mutlaka Amerika finansmanına rastlanır. Yani gerçekçi bir tahminle Joker, bizzat Batman'in mahseninde dizayn edilmiş ve büyütülmüş bir süper-kötü projesidir.

 

Filmin içindeki bir diğer süperproje nokia'yı kurtarma projesi olmuştur. 2008 ekonomik buhranının pençesinde güç kaybeden dev telefon üreticisi, tüm umutlarını yeni piyasaya çıkacak modelini Batman'in eliyle tezgaha koymaya bağlamıştır. Evet, hiç farketmesek de filmin içinde tam 19 saniye boyunca nokia 5800 modelinin reklamı izledik. Bize ürünü bizzat Morgan Freeman Ve Cristian Bale tanıttılar. Telefon çok geçmeden dünya çapında satış rekorları kırmış ve Nokia'ya finansal anlamda can suyu vermişti. Telefonu alanlar, içinde etkileyici bir film fragmanının olduğunu farkettiler. O fragman elbette Kara Şövalye filmine aitti.

 

Sinemanın içineki tüm bu iktisadi malzeme göze biraz tuhaf gelmektedir. İnsan bu süperkahraman filmini izlerken şu soruları sormadan edemez: Batman neden var? Süperkahramanlar neden var? Süperkahramanlar kimler tarafından ne için yaratılmıştır? Amaçları bizi eğlendirmek midir? Hayal dünyamızı zenginleştirmek midir? Çocukluğumuzu daha mutlu kılmak için mi varlar? Bu soruların yanıtı, süperkahramanların yaşam öykülerinde gizlidir.

 

SÜPERMAN ve BATMAN

Süperman'in doğum tarihi 1938'dir. Bu tarih dünyayı kasıp kavuran ve "büyük buhran" diye anılan ekonomik krizin son yıllarına denk gelmektedir. Batman'in doğumu ise 1939'dur. Süperman ve Batman'in kardeş olduğu açıktır. Büyük buhran ile aynı tarihlere denk gelen ve "çizgiromanların altın çağı" diye anılan 1930 ve 40'lı yıllar arasında dünyaya getirilmişlerdir. Bu kurtarıcı süperkahramanların gerçekte yoksulluk, açlık, işsizlik ile boğuşan amerikan haklını kurtardığı açıktır. Bunu doğaüstü güçleri ile değil, dünyada hakim kılınan amerika-merkezli pazar psikolojisini desteklemeleri ile yaptılar. Basit bir ifadeyle, onlar süperdi, anavatanları da süpergüçtü.

 

Süperman iyi iş yapmış olacak ki hemen ertesi yıl Batman dünyaya gelmiştir. Şüphesiz bugün sinema perdelerininin yaptığı etkileşimli eğitimi, o zamanlar çizgiroman sayfaları yapıyordu.

 

İRONMAN ve SPİDERMAN

Büyük buhrandan sonra Amerika ekonomisinde işler düzeldi. Fakat yalnızca 20 yıl sonra, 1960'ların başında ekonomik durağanlık ve gerileme tekrarladı. O yıllarda Başkan Kennedy'nin "Amerika'yı yeniden ayağa kaldırmak" dediği iktisadi projesinin iki süper ürünü olarak bu kez Ironman ve Spiderman ile tanıştık. Spiderman 1962, Ironman ise 1963'te dünyaya gözlerini açtılar. Örümcek simgesiyle Amerika'nın üretim kapasitesi ve çalışkanlığı; Demir simgesiyle de amerikan ağır sanayisinin gücü vurgulanmaktadır belki de. Gerçekten de 60'lar boyunca Amerika ekonomisi altın çağını yaşamıştır.

 

Süperkahramanlar ile ekonomi ilişkisini daha net anlamak için dünya ekonomisinin gidişatına göz atmak iyi olacaktır. Dünyada altın fiyatları, global ekonominin sıhhatinin direkt bir göstergesi kabul edildiğiniden, bu incelemeyi altın fiyat grafikleri üzerinden yapmak mantıklı görünmektedir.

 

 
   

 mozden6

 

 

 

Süperkahraman filmlerinin vizyona girme tarihleri ile ekonominin kötüye gitmesi arasında bir paralellik olması ilgi çekicidir. Özellikle 2001 yılı, altın fiyatlarının günümüzde de devam eden yükselişinin başlangıcı ve dolayısı ile ekonomik stabilitenin sonlanma yılıdır. 11 Eylül saldırısının da süperkahraman filmlerindeki patlamanın başlangıcı olan bu tarihe denk gelmesi düşündürücüdür.

 

2001 yılı, Dünya'nın görece stabil giden ekonomisinin sonudur. Çünkü 1990'larda Amerika hükümeti ünlü bankaların riskli operasyonlarını tümüyle serbest bırakmıştır. Sonuç olarak kumarhane ekonomisinin zaten 50 trilyon dolara dayanmış riskli büyüklüğü, çok geçmeden 500 trilyonu aşmıştır. Yani filmin diliyle söylersek, Harvey Dent, Batman ne istediyse onu yapmıştır.

 

Ne tuhaftır ki dünya sahnesine Joker'ler, tam da bu sırada çıkmıştır. 11 Eylül 2001'de ekonomi ve finans sistemi, joker tarafından vurulmuştur. Ve elbette bu olay, Batman'lerin bundan sonra yapacağı herşeyin meşruiyetinin kaynağı olmuştur. 11 Eylül'den bu yana Batman'lerin dünyada dizayn ettiği savaş ve yıkımlar herkesçe iyi bilinir. Finans sektöründe de en az o kadar yıkımın olduğununu dünya ancak 2008'de anlayabilmiştir. O da kısmen. Batman'larin saltanatı hala son bulmadığı için bugün batma tehlikesi içinde olan sadece bankalar değil, ülkelerdir. Bugün, Batman'in anlayamadığımız o suç dosyasına son eklenen satır, Yunanistan'ın iktisadi çöküşüdür.

 

2008'de bankalar çökmüştü. 2011'de ülkeler çökmektedir. Birkaç yıl sonra belki de kıtaların ekonomilerinin toplu halde çöküşüne şahit olacağız.

 

"Başka bir seçenek olmalı.." diye aklımızdan geçirdiğimiz o anda Joker'in hikmetli sözünü hatırlıyor ve şimdi onu gerçekten daha iyi anlıyoruz:

 

"It is simple, kill the Batman.." diyor filmde joker: "Çözüm basit, Batman'i öldürün..."

 

Charles Ferguson'un 2010 yılında vizyona giren belgesel filmi "Inside Job", Batman'in ve tüm tanrı-imparatorların öyküsünü muhakak ki daha gerçekçi biçimde resmediyor.

 
   

mozden7
 

 

KAYNAKÇA:

 

  1. 1)"Antik Dünya Ansiklopedisi" J.Bingham, F.Chandler, L.Chisholm, G.Harvey, L.Miles, S.Reid, S.Taplin. Tübitak Yayınları. 2010.

 

  1. 2)"Sümerler'den İslam'a Kutsal Kitaplar ve Dinler" Arif Tekin. Berfin Yayınları. 2005.
  2. 3)"Mitoloji" NTV Yayınları. 2009

 

  1. 4)"Dünya Tarihi" NTV Yayınları. 2009.

 


© 2017 Psiko-Alan.com, izinsiz kopyalanması yasaktır.