Özgür Öğütcen, Psikanalist ve Detektif

 

Psikanalist ve Detektif

Özgür Öğütcen 

I.

Bir cinayet işlendiğinde iş işten geçmiştir!

Detektif sahneye ‘olay’ olduktan sonra girer. İlk bakışta bir psikanalistte olay yerine sonradan gelen, olay olup bittikten sonra peydahlanan detektife benzer. Analizan için, kökleri ta çocukluğuna uzanan olaylar artık birer hatıradırlar, geçmişin karanlığına, unutmanın insafına terk edilmişlerdir.

Ama bütün bunlara bir şerh koymamız gerekir: tamam olanlar olup bitmiştir, bütün seçimler yapılmıştır, bazı defterler kapanmış ve mühürlenmiştir, ancak psikanalizde tuhaf bir şey daha olur! Analist ve analizan arasında, -adına aktarım denen ilişkide-, zaman öyle bir düzenlemeye girer ki, bir anda şimdinin içinde geçmiş canlanıverir. Ve tabi ki, analist bunu yorumlarsa ve bu yorum analizanın bilinçdışındaki hedefi vurursa geçmişe müdahale etme şansı yakalanmış olur.

Detektif te benzer şekilde olayları geçmişe doğru birleştirmeye çabalar, bütün kanıtları toplar, olası tanıklara rüşvet verir, polisi sıkıştırmaya çalışır, akıl yürütmelerini bir düzene koyar ve eğer şansı yaver giderse katili bulur. Olay çözümlenir. Detektif için çoğu zaman tek bir katil ve tek bir cinayet vardır. Detektifin başarısının meyvesi ‘işte bu!’ diye gösterebileceği birine ulaşmaktır, ‘işte bu, işte katil şu kahrolası herif!’. Polisiyelerde katiller genelde erkek olur.

Psikanalizde ise durum biraz daha karmaşıktır: psikanaliz için ulaşılacak tek bir hedef, tek bir olay yoktur. Bir sürü olay, bir sürü kişi ve bunların arasındaki yığınla etkileşim vardır. Başka bir önemli fark ise, divanda bir maktül yatmadığına göre, analizanın geçmişindeki ve şimdi yaşadığı hayattaki bütün bu olup bitenleri nasıl anlamlandırdığıdır. Polisiyede bu açık görülmüş olmalı ki son zamanlarda ölülerle konuşan, sıradışı mistik yeteneklere sahip detektif modelleri ortaya çıktı.

Yani analizde hastanın sözleri konuşur, cinayet soruşturmasında ne konuşur?

II.

Cinayet soruşturmasında, eğer işkence yapmıyorsanız, kanıtlar konuşur. Bir kanıt bizi başka bir kanıta gönderir, bir kanıt başka bir kanıtın kanıtıdır. İlk bakışta soruşturmanın ilerlemesi için çok da anlam ifade etmiyor gibi görünen küçük ayrıntılar bir tarafa not edilir. İşte, akıllı bir katilin farkı burada ortaya çıkar, detektifi yanlış izin peşinden sürüklemek büyük bir maharettir. Devasa bir malumat yığınının altında çözümün ilerleyeceği yön kaybolur, çıkmaz bir sokağa girilir, olaylar başa sarılır. İkinci bir bakışla tekrar ipuçlarının üzerinden geçilmesi ya da başka bir bakışın olup bitene dışarıdan bakması gerekebilir.

Divanda konuşan analizanın sözlerinin serbestçe dolaşması ise istenen bir şeydir: zihninizi serbest bırakın denir, bırakın da bakalım bizi nereye götürecek! Psikanalist analizanın sıradan gündelik konuşmasının altında dipten gelen bir dalga şeklindeki öteki türden konuşmanın yüzeye vurduğu anlara ünlem işaretleri koyar. İşte burada, bize bilinçdışından gelen önemli mesajlar var!

Terapinin başlarında psikanalist, bilinçdışının her türden dışavurumunu –mümkün olduğunca-hastaya gösterdiğinde hastalar genelde ayak direrler, “bütün bu saçmalıklara neden anlam yüklemeye çalıştığınızı anlayamıyorum” derler. Ama hastanın öteki türden sözünün hemen arkasına iliştirilen kırmızı-büyük bir ünlemin hedefi başka bir düzlemdedir, o da gidip orayı vurur. Detektifin olası suçluya suçun ortaya çıktığı olayı anlattığında, bu kişi –eğer suçluluk hissinin baskısına dayanabiliyorsa-, muhtemelen bunu reddedecektir. Ama küçük işaretler gözden kaçmaz: yüzü hafifçe kızarır, ağzının kenarı titrer, sesinin tonu değişir, nefes alması belli belirsiz hızlanır. Yüzeydeki ret, derindeki kabulü örtmeye çalışan bir işlev görür.

Yalan söylemenin en iyi yolu doğrunun bir kısmını söylemektir: işinin ehli suçlular suçlarını tamamen reddetmezler, daha çok apaçık bir şekilde suç işleyecek kadar aptal olmadıklarını ileri sürerler. “Hey, ben bu kadar aptalmıyım ki, gündüz vakti, maktülün evine gidip, bu kadar işlek bir caddede, hem de etrafta bir sürü insan varken adamı öldüreyim. Güldürmeyin beni!”

Kısmen doğruyu söyleyerek yalan söylemekten daha etkili bir yalan söyleme türü ise, karşındakinin seni ne olarak düşünüyorsa o olarak görmesini kabul etmektir. Bu stratejinin mesajı yaklaşık olarak şöyle bir şeydir: “Tamam ben aradığınız kişiyim. Dediklerinizin hepsini yaptım, suçun tamamını üstleniyorum.” Dedektif ‘acımasız’ bir caninin bu tutumu karşısında afallar ve hemen ardından mesajı tamamlayan son cümle gelir: “Her şey bu kadar basit olabilir mi?” Görüldüğü üzere son stratejide yarım-doğru bile söylenmez, tam tersine detektifin kendi argümanını dayandırdığı bütün zemin, onunla doğrudan doğruya özdeşleşerek elinden alınır. Bu durumda detektif savını hangi yönde ilerleteceğini bilemez, bir adım dahi atamaz.

Psikanalizde ise engeller iki düzeyden birden gelir: hem divandaki kişinin doğrudan, bilinçli konuşması belirli engellerle doludur, hem de bilmediği engeller bunların ortaya çıkmasını hastanın kendininde bilmediği bir şekilde engellemektedirler. Ama şanslıyız ki bu engellemenin kendisi, kendisinin arkasında ne olduğunu açığa vurur. Olumsuz gibi görünen faktörler, bir anda çözümün yanında yer almaya başlayan aracılara dönüşürler. Engel, engel olmayan haline gelir.  

III.

Detektifin ve psikanalistin önlerindeki engelleri aşmakta kullandıkları yöntemler arasında ne gibi benzerlikler ya da ayrılıklar vardır? Öncelikle şunu söylemeliyiz ki detektifin zamanı azdır, olayları çözmek için acele etmesi gerekir, çünkü kanıtlar soğudukça tanıkların zihnindeki anılarda bulanıklaşmaya başlayacaktır. Baştaki suç olayının sıcaklığı içinde tantanayla ortaya serilen kanıt yığınları hızla tasnif edilmek zorundadır. Zaman hafızanın düşmanıdır. Bir olayın üstünden otuz yıl geçtikten sonra sokakta gördüğünüz birinin montunun siyah mı, yeşil mi olduğunu hatırlamanız çok kolay olmayacaktır. Üstelik bir de “aman beni bu işlere” bulaştırmayın rehaveti vardır, “bilmiyorum” dersiniz olur biter; perdenin kenarından merakınızı gidermeye çalışmanın çekiciliği de risk almadan halledilmiş olur. Değil mi, insanlarda böyle bir merak vardır: hepimiz yolda bir kaza olduğunda, çok sayıda polis arabası gördüğümüzde, mutlaka dönüp bakma ihtiyacı hissederiz. Buna eşlik eden duygu, sanki bu iş bizim başımıza hiç gelemezmiş gibi hissetmektir; sanki olup bitenler bizim de içinde yaşadığımız hayata dışarıdan bir müdahalenin sonucuymuş gibi algılarız. Gelin görün ki, bu dışarıdan yapılan nüfuz edici müdahale başka bir düzeyde aslında bizim de aynı şeyleri deneyimleyebileceğimizi bize göstermez mi? Öyleyse bu inkar niye? Bu inkarın aslında daha da derinde olan bir kökeni vardır: o da gündelik hayat dediğimiz şeyin kendisinin bir kurmacadan ibaret olmasıdır. Bununla basitçe yaşadığımız hayat gerçek değil, hepimiz birer makineyiz falan demek istemiyorum; daha çok söylenmek istenen şey gerçeklik algımızın kendisinin bir kurmaca boyutuna gereksinim göstermesidir. O olmadan olmaz.

   Psikanalist – ya da daha doğru bir ifadeyle psikanaliz için- için ise zaman, kapitalizmin hepimizin kullandığı zamanından farklıdır. Bilinçdışında sabah dokuzda işe gitmek, öğlen yemek arası, akşam eve dönüp berbat televizyon dizileriyle vakit öldürmek ve bütün bunları sanki sonsuzmuşcasına tekrarlamak falan yoktur.

Analizanlar ‘haklı olarak’ dışarıdaki zamanın seanslarda da geçerli olmasını ve taleplerinin bir an evvel karşılanmasını isterler. Psikanalist ise onlardan sadece sabretmelerini ve özveride bulunmalarını isterse sorunu çözümlemiş sayılmaz. Bilinçdışını analiz etmekten duyulan hazzı analizana gösterebilmelidir ve ayrıca (bu arada psikanalizde kesinlikle mutluluk, uyum gibi şeyler vaat edilmez) psikanaliz sonucunda dünyayla, kendisiyle ve etrafındaki onun için önemli kişilerle ilişkisinin değişeceği söylenebilir. Bunu bir vaat formunda ifade etmekten ziyade, bir durumu ifade eden bir tespit olduğu vurgulanak vaat-doyum diyalektiğinden sakınılabilinir. Çünkü hemen doyurmak açlığı gidermez daha da acıktırır, talep talebi takip eder. Bu bir detektifin, hoyrat bir zengin olmadığına göre, etrafta dolaşıp soruşturmada potansiyel olarak faydası olacak herkese para dağıtmasına benzer. O zaman etrafına paranın kokusunu alan fırsatçılar üşüşecektir. Bu yüzden o da bir şey almadan bir şey vermez.

IV.

İlerleme için bir şey vermek gerekir. Cinayeti çözmek için geceleri uykusuz kalmak, belki dayak yemek, kanıtları toparlamak için sıkıntılanmak, olmadık tiplerle hoşbeş etmek, aç aç şüphelinin evinin önünde arabada oturmak gerekir. Oturduğunuz yerden bu işleri yapamazsınız. Aynı yazar olma hevesinde birisinin yazmadan bir yeteneği olup olmadığını bilemeyeceği gibi feragat olmadan çözüm de olmaz. Tabi ki kim istemezdi bir sihirli değnek bütün bilmeceleri çözüversin, sanki her şey tek bir noktaya bağlıymış gibi açığa çıkıversin! Ama hepimiz bunu istesek bile durumun böyle olmadığını biliriz, istemeye devam etmeye engel olmamız gerekmez belki de. 


© 2017 Psiko-Alan.com, izinsiz kopyalanması yasaktır.