Hakan Kızıltan, Narsisizm ya da Ruhsallığın Ontolojisi

 

NARSİSİZM YA DA RUHSALLIĞIN ONTOLOJİSİ[*]

 

Hakan Kızıltan[†]

 


Narsisizm, psikanalitik kuramın en değerli ve en yaratıcı kavramlarından biri olmasının yanısıra, belki de, en belirsiz ve en tartışmalı kavramlarından biridir de. Narsisizmin insan ruhsallığında tam olarak neye tekabül ettiğini belirlemek, narsisistik olanı olmayandan ayırt etmek zaman zaman oldukça güçleşmektedir.

Kavramın temsil ettiği gerçekliğe ilişkin söz konusu belirsizlik geniş hacimli literatüre göz atıldığında kolayca fark edilir: Örneğin nesnesiz evre de narsisistiktir, nesne ile özdeşleşme de; süblimasyon da bir yanıyla narsisistik bir süreçtir, psikotik regresyon da; insan ilişkilerinden kaçan şizoid de narsisistiktir, yalnızlığa tahammül edemeyen sosyallik düşkünü biri de; heteroseksüel “çapkın” bir erkek de narsisistik olarak değerlendirilir, eşcinsel bir erkek de; “dünyevî” heveslerinden geçip “öbür dünya”ya yatırım yapmış bir sofu da narsisistiktir, dünya zevklerine kendini kaptırmış bir hedonist de; her koşulda özgürlüğüne titizlenen bireyci de narsisistik sayılır, nesneyle kaynaşma peşinde koşan bir hayat tedirgini de ve dahası hayata tutunmak için uygarlık inşa eden tüm bir insan soyu da narsisistik bir uğraş içinde görünür.

Kavramın bu denli genelleşmiş ve bollaşmış kullanımı, bir yanıyla, onun, insan ruhunu temelden kuşatan, kapsayıcı bir gerçekliğe işaret etmesiyle ilişkilidir. Gerçekten de narsisizmin insan ruhsallığındaki hemen her şeyle bir biçimde ilişkili olduğu söylenebilir. Nitekim Andreas-Salomé (1964) şöyle yazar: Narsisizm, deneyimimizin tüm katmanlarına, söz konusu katmanlardan bağımsız olarak eşlik eder. Bir başka deyişle, narsisizm yaşamın aşılması gereken olgunlaşmamış bir aşamasından ibaret değil, bilakis tüm hayatın sürekli yenilenen bir refakatçisidir.”

Ancak yine de neredeyse tüm ruhsal fenomenlerin narsisizm kavramı ile nitelendirilmesi de, kabul etmek gerekir ki, kavramın ayırt edici ve açıklayıcı gücünü ciddi ölçüde zayıflatmaktadır; zira metodolojik olarak bir kavram belirli olguları diğer olgulardan ayırt ettiği oranda anlamlı ve açıklayıcı güce sahip olur.

 

* * *

Narsisizm kavramı, en temelde insanın kendisinden, hayatından ve bu dünyadaki varoluşundan haz veya acı duymasıyla ilintilidir. Eğer varoluşumuz, varlığımızın hayatla temâsı temelde haz üretiyorsa, benliğimizle dünyamız arasında nispeten bir uyum ve örtüşmeden söz edebiliriz. Bu durum, sağlıklı narsisizmin temelidir. Öte yandan, varoluşun acı verecek tarzda yaşantılanması, benliğimizle dünyamız arasında bir tür uyuşmazlık, bir ârıza olduğuna işaret eder. Narsisizmin bu biçimde kavramsallaştırılması, onu dar bir tanı kategorisinin ötesine; dünyayla ilişkimizi saptayan, genel insanlık haline ait bir kavram düzeyine yükseltir. Nitekim Otto Kernberg (1975), narsisistik kişiliğin klinik incelenmesinin, kişinin kendisiyle ve onu kuşatan insanî ve cansız nesneler dünyasıyla ilişkisinin incelenmesi olduğunu vurgular.

Yukarıda bahsettiğim –deyim yerindeyse– varoluşsal acının ortaya çıktığı gelişim düzeyi, niteliği, şiddeti, savunmalar aracılığıyla işlenme tarzı psikopatolojinin niteliğini ve rengini belirler. Narsisistik psikopatolojinin kendine has gelişim dinamiği içinde kişi, oluşturduğu fantastik omnipotent imgeyle özdeşleşmek veya onun parçası hâline gelmek suretiyle yaşamın ıstırabına karşı dokunulmazlık kazanmayı amaçlar. İnsanoğlunun doğal ve toplumsal güçler karşısındaki acizliğinden kaynağını alan ve ruhsal gerçekliğinde çok önemli bir yer tutan bu fantastik yapılanma narsisistik kişilik bozukluğunda merkezî dinamiktir.

İnsanların kendileriyle ve dünyalarıyla ilişkilerinin giderek daha ârızalı bir hal aldığı günümüzde narsisizm, ruhsal sağlığı ve tüm psikopatoloji yelpazesini ve giderek insan doğasını anlamada sıkça başvurulan temel bir kavram haline gelmiştir.                    

Bu inceleme yazısında, narsisizm kavramının salt bir tanı kategorisi olmadığı; ruhsal sağlığı ve psikopatolojiyi, insan doğasını ve varoluşunu anlamada işlevsel olan, tüm bu özellikleri dolayısıyla felsefî açılımlara ve disiplinler arası geçişlere imkân tanıyan kilit önemde bir kavram olduğu ileri sürülmektedir. Konu başlıkları bu önermeyi açımlayacak tarzda işlenecektir.

NARKİSOS MİTOLOJİSİ

 

Narsisizm kavramının kökeni dokunaklı bir mitolojiye dayanır. Mitolojiyi adeta bir vaka hikâyesi gibi okuyalım; zira narsisistik bozukluğun çağdaş kavramsallaştırmasında yer alan öğelerin birçoğuna mitolojide rast gelmek ilginçtir.

 

* * *

Hikâyemiz hem erkek hem de dişi olarak yaşamış yegâne kişi olan Tiresias ile başlıyor. Zeus ve Hera, cinsel eylemden kadının mı yoksa erkeğin mi daha çok zevk aldığına dair yaptıkları tartışmada birbirlerini ikna edemeyince bunu bilebilecek tek kişi olan Tiresias’ın hakemliğine başvururlar. Tiresias’ın tercihi kadınlardan yana olur. (Ancak, mitin bazı versiyonlarında Tiresias diplomatik biçimde, kadınların zevki on kat daha şiddetli hissettiklerini, erkeklerin ise on kat daha sık yaşadıklarını belirtir.) Bu yanıt üzerine son derece öfkelenen Zeus, Tiresias’ı kör eder, ancak Hera, bu cezayı telâfi etmek için Tiresias’ın gönülgözünü açar ve ona kehânet becerisi bahşeder (Hughes, 1997).

 

*

Narkisos, annesi Liriope’nin ırmak-tanrısı Sefisus’un tecavüzüne uğramasının ardından doğar. Doğumundan itibaren müstesna bir güzelliğe sahiptir; bu öylesine bir güzelliktir ki, haset dolu dedikoducular Tiresias’a gelip, böyle güzel bir yaratığın uzun bir süre yaşayıp yaşayamayacağını sorarlar. Tiresias gizemli bir yanıt verir: “Uzun yaşayabilir, kendini tanımazsa şayet!”.      

 

*

Bir süredir, Hera kocası Zeus’un su perilerinden biriyle düşüp kalktığından kuşkulanıyordu. Zeus’un sevgilisinin hangi peri olduğunu bilmeyen Hera, bunu öğrenmek için bir gün korulara indi. Hera’nın geldiğini sezen perilerin hepsi kaçıştı; bir tek Eko kaldı ortada. Hera, “Zeus’un sevgilisi olsa olsa bu peridir.” diye düşündü ve onu cezalandırdı. Eko artık konuşamayacak, kendinden önce kim konuştuysa onun son kelimesini tekrarlayacaktı ancak.

 

Narkisos büyümüş; yakışıklı, herkesi kendine âşık eden, yürekler yakan bir delikanlı olup çıkmıştı. Narkisos’a âşık olan Eko hep onun peşinde dolaşıyor ama ağzını açıp da tek bir kelime söyleyemiyordu. Bir gün eline bir fırsat geçti. Narkisos arkadaşlarına “Kimse var mı burada?” diye seslendiğinde son kelimeyi sevinçle tekrarladı: “Burada, burada”. Ağaçların arkasında duruyordu. Narkisos göremedi onu. “Gel” diye bağırdı. Eko “Gel” dedi ve kollarını açarak ağaçların arasından çıktı. Periyi görünce pek şaşırdı Narkisos, “Bana dokunmana izin vermektense ölürüm daha iyi” dedi ve kaçıp gitti. Bu kırdığı ilk kalp değildi Narkisos’un, daha evvel de ona âşık pek çok periyi reddetmişti. Bunun üzerine beddua ettiler periler ve yakararak tanrılara, Narkisos’un cezalandırılmasını istediler:

 

Narkisos da düşsün aşka

Ve acı çeksin, aynı bize çektirdiği gibi

O da, bizim gibi, âşık olsun

Ve görsün umutsuzluğu

 

Yakarışları duyan yüce tanrılar “Başkalarını sevmeyen kendini sevsin!” dediler ve katı yürekli delikanlının cezalandırılması işini adı “Haklı Öfke” anlamına gelen tanrıça Nemesis’e bıraktılar. Nemesis’in görevini yerine getirmesi uzun sürmedi. Avdan dönen Narkisos susayıp da duru bir pınara eğilince suda kendi yüzünü gördü. Neden sonra, yansımanın kendine ait olduğunu fark etti ve “Başkaları benim yüzümden ne acılar çekmiş; şimdi anlıyorum” dedi. “Kendime olan sevgimle yanıyorum ben. Suda yansıyan bu güzelliğe nasıl kavuşabilirim? O güzellikten vazgeçemem de. Artık yalnız ölüm kurtarır beni.”

 

...Anlıyorum o benim, aldatmıyor beni artık hayalim

Tutuşturan da ben, tutuşan da, kendime olan sevgimle yanıyorum

Ne yapayım? İsteneyim mi, isteyeyim mi? İstenecek ne kaldı artık?

Beni yoksul ediyor varlığım; arzuladığım benliğimle

Ayrılabilsem vücudumdan; garip bir dilek seven için ama

Sevdiğim uzak olsa keşke!

 

Kemirsin artık gücümü acı; geldi son günleri ömrümün

Göçüyorum hayatımın baharında

Ölüm zor gelmeyecek bana, dinecekse acılarım

Sevdiğim daha uzun ömürlü olsun dilerdim

Ve şimdi can verelim, ikimiz de bir solukta

 

Böylece, su kıyısında eriyip gitti Narkisos. Canı Ölüler Irmağı’nı geçerken suya eğildi ve son bir kez baktı o güzel yüzüne. Su perileri, gömmek için boşa aradılar Narkisos’un ölü gövdesini. Ancak, eridiği yerde güzel, yepyeni bir çiçek açmıştı. Sevdiklerinin adıyla adlandırdılar onu, Narkisos (nergis) dediler (Hamilton, 1996).

Can çıkar huy çıkmaz, derler. Söylendiğine göre, Narkisos, şimdi de Ölüler Ülkesi’ndeki Stiks sularına bakıp kendi görüntüsünü seyredermiş (Estin & Laporte, 2002). Eko’ya gelince… Narkisos onu reddettiğinden beri derin ve karanlık mağaralara ve ıssız koyaklara çekilmiştir. Tek başına yaşar dağlarda ve kim yüksek sesle bir şey söylese, son kelimeyi tekrarlar hâlâ.

TARİHÇE

 

Narsisizm terimi, psikanaliz tarafından sahiplenilmeden evvel, oldukça spesifik ve sınırlı bir klinik fenomeni, bir tür cinsel sapıklığı tanımlamaktaydı. Freud, Narsisizm Üzerine: Bir Giriş (1914) adlı makalesinde bunu özlü biçimde betimler: “…kendi bedenine genellikle cinsel bir nesnenin bedenine davranıldığı gibi davranan, yani kendi bedenine tam bir tatmin elde edene kadar bakan, onu okşayan, seven bir insanın tutumu…”.

Bu sapıklık daha evvel psikiyatri literatürü içinde betimlenmişse de ilk kez İngiliz cinsel bilimci Havelock Ellis (1898) tarafından Narkisos mitolojisiyle ilişkilendirilmiştir. Ellis, 1898’de yayımlanan makalesinde yalnızca yukarıda bahsi geçen spesifik sapıklığa göndermede bulunmamış, aynı zamanda kavramın yüzeyde cinsel nitelik taşımayan davranışlarla ilişkisine de ilk kez dikkat çekmiştir: “…daha çok kadınlarda rastlanan, cinsel heyecanlardaki, kendine hayranlık ile meşgul olma ve onun içinde zaman zaman bütünüyle yitip gitme eğilimi…” (Cooper, 1986).

Kısa bir süre sonra 1899’da Paul Nacke (1899) Ellis’in makalesinin Almanca bir özetini yayımladı ve “narsisizm” terimini ilk kez bu özetlemede kullandı. Dolayısıyla, terimi icat eden kişi Ellis’in görüşlerini yorumlayan Nacke’dir; ancak, Autoerotism: A Psychological Study (1898) adlı eserinde, sapık bir davranış biçimini betimlemek üzere Narkisos mitine ilk kez göndermede bulunan ise Ellis’tir.

Narsisizm psikanalitik bir kavram olarak ilk kez 1908’de Sadger’in bir makalesinde gündeme gelir (Sadger, 1908). Makaleye Stekel, Viyana Psikanaliz Topluluğu’nun 27 Mayıs 1908 tarihli toplantısında göndermede bulunur (Cooper, 1986). Freud, Viyana Psikanaliz Topluluğu’nun 10 Kasım 1909’daki toplantısında Sadger’in 1910’da yayımlayacağı bir makaleyi tartışır ve açıkça kavramı gündeme getirmenin onurunun Sadger’e ait olduğunu belirtir: “Sadger’in narsisizmle ilgili yorumu, yeni ve değerli görünmektedir” (Nunberg ve Federn, 1967). Sadger (1910), bahsi geçen bu makalesinde terimi normal gelişim süreci içinde yer alan bir döneme işaret edecek biçimde kullanmaktadır: “Cinselliğe uzanan yol her zaman narsisizm üzerinden geçer; bir başka deyişle, kişinin kendini sevmesi üzerinden”.

Kavramın gelişimindeki bir sonraki adım, 1911’de Rank’ın narsisizmle ilgili ilk psikanalitik makaleyi yayımlaması olmuştur (Rank, 1911). Bu makalede narsisizm hâlâ öncelikli olarak benliğin tensel olarak sevilmesi anlamında ele alınmaktadır ancak aynı zamanda görünürde cinsel olmayan ruhsal fenomenlerle de ilişkilendirilmektedir: kibir ve kendine hayranlık. “Kendi bedenlerini sevmeleri normal kadın kibrinde önemli bir etkendir.”

Rank, bu makalede aynı zamanda ilk kez narsisizmin savunmacı niteliğini tarif etmiştir. Kadın bir hastasından bahsederken: “Hasta, erkeklerin o denli kötü ve sevgi konusunda o denli beceriksiz; bir kadının güzelliğini ve değerini takdir etme yetisinden o denli mahrum olduklarını düşünmekteydi ki, önceki narsisistik duruma dönmesinin ve erkekten bağımsız olarak kendi kendisini sevmesinin daha iyi olacağını düşünüyordu” diye yazar.

 

FREUD VE NARSİSİZM

 

Freud’un ilgili yazılarında narsisizmi aşağıdaki anlamlarda kullandığı gözlenir:

  1. 1.Psikoseksüel Gelişimin İlk Evresi: Freud, yaşamın başlangıcında bireyin henüz nesne yatırımlarına girişmeden evvel, sahip olduğu tüm libidosunu kendi egosuna yatırdığını öne sürer ve libidonun bu aşamasını birincil narsisizm olarak adlandırır (Freud, 1911; 1913; 1914; 1915; 1921; 1940).
  2. 2.İnsanlığın Gelişimindeki İlkel Evre: İnsanoğlunun evreni kavrayışındaki tarihsel aşamaları animistik, dinsel ve bilimsel olarak üçe ayıran Freud, ilkel insanın animistik omnipotensini ve megalomanisini narsisizmle ilişkilendirir (Freud, 1913).
  3. 3.Nesne Seçim Tarzı: Çocuğun bakımından sorumlu anne figürü ile bağlantılı sevgi nesnesi seçimini temsil eden “anaklitik” nesne seçim türünün yanısıra Freud, erkek eşcinselliğindeki nesne seçiminden hareketle narsisistik nesne seçimi türünü kavramsallaştırır. Birey, nesne yatırımlarına giriştiğinde anaklitik nesne seçiminin yanısıra benliğini* veya benliğinin bir kısmını temsil eden nesneleri de seçebilir; bu narsisistik bir nesne seçimidir (Freud, 1905;1910;1914).
  4. 4.Egonun Gelişimi: Frustrasyonlar sonucunda yitirilen birincil narsisizm, “ego ideali” olarak dışarı yansıtılır ve yansıtmanın yapıldığı nesneyle özdeşleşme yoluyla birincil narsisistik döneme benzer bir mükemmellik hâli yakalanmaya çalışılır. Bu çabanın, zamanla, egoyu olgunlaştıran ve geliştiren, onun kültürel bir özne hâline gelmesini sağlayan temel dinamik hâlini aldığı imâ edilir (Freud, 1914).
  5. 5.Regresif Durumlar: Freud, şizofrenik hastaların, megalomani ve ilginin dış dünyadaki insan ve nesnelerden geri çekilmesi olmak üzere iki temel ayırt edici özellik gösterdiklerini belirtir. Freud şizofreniye benzer biçimde libidonun dış dünyadan geri çekildiği ve egodaki libidinal yatırımın arttığı başka durumların da bulunduğunu belirtir. Bu durumların başlıcaları organik ağrı durumları, uyku ve hipokondriyadır (Freud, 1914;1921).
  6. 6.Patojen Özdeşleşmeler: Normal yas sürecinde, kişi zaman içinde kaybettiği nesnesinden vazgeçebilecek aşamaya geldiğinde libidosunu söz konusu nesneden geri çeker ve yeni bir nesneye yatırımda bulunabilecek serbestliğe kavuşur. Ancak melankolide benlik kayıp nesneden yatırımını geri çekmemekte direnir; kaybı inkâr etmek ve nesneyi elde tutabilmek amacıyla nesneyle narsisistik özdeşleşmeye girer. Freud (1917), melankolik depresyonda gözlenen kendini suçlama ve özdeğer kaybının benliğe dâhil edilmiş kayıp nesneye yönelik saldırganlığı yansıttığını ileri sürer.
  7. 7.Benlik Değeri: Freud, benlik değerinin narsisistik libidoyla özellikle yakından ilgili olduğunu düşünür. Bu ilişkilendirilmeyle beraber klinik fenomenolojide narsisizm benlik değeriyle eşanlamlı olarak kullanılmaya başlamıştır (Freud, 1914).
  8. 8.Kişilik Özellikleri: Freud, kibir ve kendine hayranlığı narsisizmle ilgili kişilik özellikleri olarak ele alır (Freud, 1911).

 

Dikkatle incelendiğinde tüm bu tanımlamalarda; benlikte ikamet eden, benliğe (veya benliği temsil eden nesneye) yönelen, benlikte toplanmaya çalışılan, benliğe geri çekilen, özdeşleşme yoluyla benliğe geri alınan veya nesne ilişkilerinde yaşadığı frustrasyon nedeniyle patolojiye yol açacak biçimde benliğe geri dönen libido durumları göze çarpar. Ruhsal ilginin odağında benlik yer alır. Nitekim Freud da (1911), narsisizmi egonun* libidinal yatırıma uğraması” olarak tanımlar.

 

LİBİDİNAL DİYALEKTİK

Libidonun nesne ilişkileri içindeki zamansal devinimlerini takip ettiğimizde benliğe yönelik yatırımın son derece oynak, kararsız ve istikrarsız olduğunu fark ederiz. Takibimizi sürdürdüğümüzde bu istikrarsızlığın insan ruhsallığına özgü diyalektik bir çekişmenin yansıması olduğu açığa çıkar; libidonun nesnelere spontan akışı ile nesnelere yatırılmış libidoyu benliğe çekmeye yönelik iradî çaba arasındaki uzlaşmaz çelişki. Birbiriyle zıtlaşan ancak bir türlü yenişemeyen bu iki libidinal etkinlik insan ruhsallığına dinamizmini veren diyalektiğin kutuplarını oluşturur.

Normal ve klinik veriler, temel insanî arzunun, dışarı saçılmış libidonun tümünü benlikte toplamaya koşullanmış bir ruhsal etkinliğin tarafında yer aldığı izlenimini verir. Söz konusu olan mutlak narsisizm arzusudur (veya basitçe arzu); benliğin, mutlak tatmin hâlinin devinimsiz hazzını yaşadığı, bu dünyada şimdiye dek neyi arzuluyor da elde edemiyorsa ona sınırsız biçimde sahip olduğu, neye gücü yetmiyor da yapamıyorsa artık kolaylıkla yapabildiği ruhsal bir cennet hali. Tatmin için arzulamanın yeterli koşul sayıldığı, insanlık durumunun sınırlarını yıkmaya yönelik tutku dolu bir arzu, ruhun ütopyası bir başka deyişle.

Psikanalitik kuram bu arzunun işaret ettiği ideal durumu, ruhsal bir homoestasisi çağrıştıracak biçimde “birincil narsisizm” olarak kavramsallaştırmıştır. Psikanalizin, yaşamın başına yerleştirdiği yarı mitik gelişim dönemi birincil narsisizm, rahim içi fetal döneme dek izi sürülen, benlik-nesne ayrışmasının henüz gerçekleşmediği, libidonun sadece ve sadece egoya yatırıldığı, benliğin sadece kendini sevdiği ruhsal dünyanın –deyim yerindeyse– yitik asr-ı saadet dönemidir. Kurama göre insan yitirmiş olduğu bu dönemi psikoseksüel gelişim sürecinde yeniden diriltmek için nafile bir gayretle çabalar durur; ancak bu çaba egoyu geliştiren dinamiktir öte yandan.

Birincil narsisizm aslına bakılırsa yapısal kuram açısından sorunlu bir kavramdır ve narsisizmin temel tanımıyla (Egonun/benliğin libidinal yatırıma uğraması”) çelişki arz eder. Henüz benlik-nesne ayrışmasının gerçekleşmediği, dolayısıyla libidonun yatırılacağı egonun da doğal olarak söz konusu olamayacağı bir dönemde narsisizmden bahsetmek kuramsal olarak mümkün görünmez (Jacobson, 1964; Kernberg, 1975). Yaşamın başında böylesi bir evrenin yaşantılanmış olduğu da oldukça tartışmalıdır öte yandan; zira doğumla beraber insan yavrusu kendini aciz bir varlık olarak sezinlediği andan itibaren muhtemelen libido da (kısmî) nesnelere dağılmaya başlar. İnsan bilinci ve öznelliğinin ancak bu yetersizlik ve eksiklik hissiyle gelişmeye başladığı varsayımı doğruysa şayet birincil narsisizmin işaret ettiği ruhsal tamlık durumunda insani bir bilinçten bahsetmek mümkün görünmez zaten.  

 

Âdem ile Havva’nın “cennetten kovulma” mitinde de örneğini gördüğümüz üzere, insan(lık) zihni aslında belki de hiç yaşamadığı bir ruhsal mükemmelliği kaybettiğine inanarak avutmaktadır kendini. Ruhsal bir saltanatı kaybetmiş olmak, ona hiç sahip olmamış olmaktan daha az gurur kırıcıdır besbelli ki. Birincil narsisizm, muhtemelen, psikanalitik kurama da sızmış bir arzunun yanılsamasıdır dolayısıyla, ancak öyle de olsa tüm libidoyu benlikte toplamaya çalışan arzu dolu iradenin nihaî hedefini (yani mutlak narsisizmi) temsil eder ve narsisizmi anlamak bakımından önemli bir dayanak noktası oluşturur.

Peki, libido neden nesnelere meyleder ve neden ısrarlı bir çabayla benliğe çekilmek istenir? Kanımca konumuz bakımından can alıcı sorudur bu.

                                         

* * *

 

Libido doğası gereği benliği tatmine ve dolayısıyla hazza taşıyacak (içsel ve/veya dışsal) nesnelere bağlanma eğilimindedir. Söz konusu bağlanma fenomenolojik plânda ilgili nesneyle bağlantılı sevgi, tutku, güven ve memnuniyet gibi duygularla kendini belli eder. Narsisizm söz konusu olduğunda özellikle vurgulamak gerekir ki, bu nesne benliğin bizatihi kendisi de olabilir; libidonun kaynaklandığı “id” açısından yatırımın hedefi olarak benliğin diğer nesnelerden herhangi bir farkı yoktur zira. Dolayısıyla, libidonun benliğe yatırımı fenomenolojik/duygusal planda benlik değeri, benlik saygısı, özgüven ve kendinden memnuniyet olarak kendini belli edecektir.

Libidonun temel davranışını incelendiğimizde benliği tatmine taşıyacak nesne olarak egodan ziyade nesneleri tercih ettiğini gözleriz. İnsanî ego, benliği tatmine taşıyacak yeterlilikte değildir çünkü; ontolojik olarak yetersizdir. Söz konusu yetersizlik, insanın dünyayla arasındaki ontolojik örtüşmezliğinin sonucu olarak ortaya çıkar.

Bulunduğumuz alandan biraz uzaklaşıp antropolojinin alanına gireceğiz, ancak konumuzu aydınlatacak zengin bir malzemeyle geri döneceğiz.

 

 

 

 

PSİKO-ANTROPOLOJİ

 

Canlı organizma, içinde yaşadığı çevrenin organik bir parçasıdır; canlılığını sağlayan yapısal ve işlevsel özellikler, içinde yaşadığı çevresel koşullarla uyumlu bir bütünlük oluşturur. Çevresel koşullar değiştiğinde, organizmanın canlılığını sürdürmesi yeni koşullara özgü organik özellikleri kazanabilmesine sıkı sıkıya bağlıdır.

Çevresel koşullarla organizma arasındaki uygunluğu evrimsel mekanizma gözetir. Evrim, değişen çevresel koşullar ile organizmanın hâlihazırdaki özellikleri arasında açılan makası kapatmak suretiyle canlı ile yaşam alanını (habitat) uyumlu hâle getirmek ve/veya canlının yaşam alanına uyumunu azamî düzeyde pekiştirmek üzere işler. Olağan bir evrim sürecinde değişen çevresel koşullar organizmayı iki temel seçenekle karşı karşıya bırakır; canlı hayatta kalabilmek için ya değişen çevreye uyumunu sağlayacak beceri ve donanımı geliştirecek biçimde evrimleşir ya da yaşam sahnesinden silinir.

Başarılı bir evrim süreci sonunda, organizma çevreye uyumunu sağlayacak biçimde dönüşür ve tekrar habitatın organik bir parçası haline gelir; organizma ile içinde yaşadığı çevre arasında genetik mekanizmaların güvence altına aldığı, aracılık ettiği bir denklik, örtüşme ve mütekabiliyet ilişkisi oluşur.

İnsanlaşma süreci evrimin ezberini bozan istisnaî bir yol izlemiştir; değişen çevresel koşullar karşısında sahip oldukları beceri ve donanımları yetersiz ve etkisiz kalan maymunsu atalarımız kendilerini yaşadıkları çevrenin organik bir parçası haline getirecek ve uyumunu sağlayacak işlev ve özellikleri içeren bir organizmaya evril(e)mediler. Ancak buna karşılık yaklaşık 7 milyon yıla yayılan evrim süreci içinde geliştirdikleri –nasıl olduğu evrenin hâlâ en ilginç gizlerinden biri olan– bir yeti sayesinde hayatta kalabildiler ve insana evrildiler: yaratıcı-sembolik düşünce. Diğer hayvanların evriminde “doğal seleksiyon” mekanizması, verili habitatın koşullarına uygun organizmanın şekillenmesi lehinde işlerken, insanda ağırlıklı olarak yaratıcı-sembolik düşüncenin gelişimini desteklemiştir. Nitekim insan evrimindeki en dikkat çekici ve insanlaşmayı en çok belirleyen süreç beynin evrimi olmuştur.

İnsanî bilincin karakteristiğini oluşturan yaratıcı-sembolik düşünce, en temelde, diğer hayvan türlerinde rastladığımız genetik olarak tayin edilmiş türe özgü hazır beceri ve donanımın insan türündeki eksikliğinden hareketle, onun yerini tutabilecek bir başka şeyi inşa etme kapasitesine (sembolik etkinlik) dayanır. İnsanoğlu yaratıcı-sembolik düşünce aracılığıyla içinde bulunduğu koşullarda yaşamını sürdürmesini sağlayacak özellikleri kendi dışında, organizma ve zihnin âdeta protez bir uzantısı gibi, “kültür” biçiminde inşa eder; onu doğayla arasındaki boşluğa âdeta bir dolgu malzemesi işlevi görecek biçimde yerleştirir ve ancak bu yolla hayatta kalabilir.

Böylelikle, evrim, insanlaşmayla nihayetlenen süreçte, tarihinde saptayabildiğimiz kadarıyla ilk kez, çevresel koşullara uyum sağlayacak organizma yapısını ve işlevlerini –bir anlamda, deyim yerindeyse, içsel organik yetkin egoyu– biçimlendirmekten ziyade kültür üretmeye ve kullanmaya ayarlı yeni bir canlı türü ortaya çıkarmış olur.

TARİHSELLEŞEN VARLIK İNSAN

Hayvanlar, yaşadıkları çevreleriyle örtüşen hazır beceri ve donanıma, belirli bir zaman süresi içinde kendiliğinden sahip olurlar. Yani, hayvanlarda çevrelerine uyum sağlamalarına olanak tanıyan –deyim yerindeyse– genetik olarak tayin edilmiş yetkin bir içsel ego, yine genetik olarak tayin edilmiş bir zaman süresi içinde, gereksinimlere karşılık gelen belirli beceri ve donanımları içerecek tarzda kendiliğinden gelişir. Söz konusu beceri ve donanımlar sayesinde hayvan yavrusu, bir yetişkine uzun süre muhtaç kalmadan (hattâ bazı hayvan türlerinde buna hiç gerek duymadan) hızla çevresine uyum sağlayabilir ve kendine yeterli hale gelebilir. Genetik olarak belirlenmiş ego bir bakıma hayvana büyük bir avantaj sağlarken öte yandan hayvanın uyum sağlayabileceği çevresel koşulları sınırlar. Oysa insanda hayvanda olduğu gibi içgüdüsüyle örtüşecek içsel bir ego olmadığı gibi böyle bir ego hiçbir zaman gelişmez de. İnsanoğlu, yaratıcı-sembolik düşünce aracılığıyla bizzat kendi oluşturduğu beceri ve donanımlarla, aslında hayatta kalamayacağı koşullarda hayatta kalabilmiş, değişen çevresel koşullara kendini uyarlayabilmiştir. İnsanın ontolojik acizliğiyle birleşen yaratıcı düşünce yetisi gelişiminin zembereği olmuştur.

Hayatla baş edebilmenin bu yaratıcı yolu, insanoğluna, çevresini ve topyekûn hayatı kendi lehine dönüştürme imkânı tanımak suretiyle, içinde yaşadığı koşulların kısıtlayıcılığından özerkleşmesini, değişen koşullara muazzam bir esneklikle uyum sağlamasını mümkün kılmaktadır. Bu açıdan bakıldığında, insanoğlunun ontolojik acizliği ve yaratıcı düşünce aracılığıyla bu acizliği aşma çabası; onun en özgün, en insanî, onu diğer hayvan türlerinden ayıran en temel özelliğidir. Dolayısıyla, denebilir ki; insanı insan yapan, bu dünya (ve içgüdüleri) karşısındaki ontolojik acizliği ve bu acizliğini yaratıcı biçimde aşma çabasıdır.

İnsanoğlu, bu dünyaya uyumunu sağlayacak genetik olarak belirlenmiş beceri ve donanıma sahip olmadığı –sahip oldukları da yetersiz kaldığı– için, yaratıcı düşünce aracılığıyla çok farklı koşullara kendini uyarlayacak beceri ve donanımı, söz konusu koşulların özgül niteliklerine ve tarihsel olarak sahip olduğu imkânlara paralel olarak bizzat kendisi inşâ etmek zorundadır. Kültür ve onun parçası olan teknoloji, genetik olarak belirlenmemiş ancak ihtiyaç duyulan beceri ve donanımı inşâ etme çabasının ürünüdür. Bir bakıma, kültür insanoğlunun dünyayla ilişkisini libidinal tarzda düzenleyen, uyumlu hâle getiren; ontolojik örtüşmezliğin olumsuz sonuçlarını mümkün olduğunca gideren yardımcı egosudur. Kültür sayesinde insanoğlu dünyayla arasındaki, ontolojik örtüşmezliğin yol açtığı agresif ilişkiyi libidinal bir ilişkiye çevirebilme imkânına kavuşur.

Kısacası, insan yaratıcı düşünce yoluyla, işbirliği ve işbölümü içinde inşâ ettiği ve topyekûn kültür olarak adlandırabileceğimiz beceri ve donanım sayesinde hayatta kalabilmekte, ontolojik olarak yetersiz egosunu kendi elleriyle yarattığı ikincil egosu olan kültürel uygarlıkla takviye etmektedir.

İnsandaki egonun genetik olarak tayin edilmemiş olması, bizzat insanın kendi yaratıcılığının ürünü olması ve onu kendisinin inşâ etmek zorunda kalması, söz konusu beceri ve donanımların gelişen bilgi birikimine ve imkânlara paralel olarak sürekli biçimde geliştirilebilmesini mümkün kılmaktadır. Beceri ve donanımların sürekli yeniden inşâya açık olması insanı tarihsel bir varlık hâline getiren temel dinamiktir. Tarih, insanoğlunun egosunu inşâ etme, arzu nesnesini yaratma, tatmin tarzını oluşturma serüveninin zamansallığıdır.

NARSİSİZMİN ONTOLOJİSİ

İnsanî organizmanın çevresel koşullara uyum sağlayacak organik özelliklerden ontolojik olarak yoksun olması ve ancak kültür dolayımıyla hayatta kalabilmesi insan ile dünyası arasında ontolojik bir örtüşmezliğe işaret eder. İnsanoğlu ile bu dünya arasındaki ontolojik örtüşmezlik hâli, insanı ve insanlığı anlamamız bakımından belki de ilk saptamamız gereken durumdur.

İçsel ve çevresel içgüdüsel uyaranlara karşılık gelen, genetik olarak kodlanmış tepki ve donanım repertuarının yetersizliği nedeniyle ancak ve ancak kültürün “regülatör” işleviyle dünyaya (ama kaygıyla, ama ölüm bilinci ve endişesiyle beraber) bağlanabilen insan, kendine özgü bir habitatı olmadığı için –tam da bu sayede– çölden kutba dek hemen her habitatta yaşayabilirse de, içten içe bilir ki, bu dünya ona hep bir yanıyla yabancıdır ve olduğu hâliyle yaşayabileceği tekinlikte bir yurt değildir.

İnsanoğlunun ontolojik örtüşmezliğinden türeyen ontolojik acizliği; bir başka deyişle, içgüdülerini tatmine taşıyabilen, içinde yaşadığı çevreyle mütekabiliyet/denklik ilişkisine sahip, genetik olarak tayin edilmiş içsel yetkin egodan yoksun olması, kendine yetememesi ve dolayısıyla ötekine bağımlı olması onun ontolojik hakikatidir ve narsisizm meselesinin en derindeki teorik arka planıdır.

Bu açıdan ele alındığında, psiko-antropolojik bir fenomen olarak tanımlayacağım narsisizm, son tahlilde, insanı insan yapan koşullar ve imkânlarla ilişkilidir ve insanî egonun ontolojik yetersizliğinden türer. İnsanî ego içgüdüleri tatmine taşıyacak yeterlilikte olmadığı içindir ki libido kendi egosuna yeterince yatırım yap(a)maz, –nesne ilişkilerini inşâ edecek biçimde– güç ve yeterlilik atfettiği nesnelere yönelir. Egonun ontolojik yetersizliği salt libidinal yatırımda eksiklikle sonuçlanmaz; benlik egonun yetersizliği ölçüsünde agresif yatırımın da hedefi haline gelir.

Buradan hareketle, eğer benlik yalnızca kendini tatmine taşıyan nesneyi sevebiliyorsa (Freud, 1915) ve eğer narsisizm benliğin libidinal yatırıma uğramasının sonucu olarak insanın kendinden memnuniyeti, kendini sevmesi ile ilişkiliyse, o hâlde insan en temelde kendinden memnun değildir; kendinden ziyade nesnesini sever. Ancak öte yandan nesneye (ve kültüre) bağımlı olmanın frustrasyona açık doğası gereği kendine yetebilmek, kendi gereksinimlerini tatmine taşıyacak yeterliliğe sahip bir egoya da sahip olmak ister.

Narsisistik psikopatolojide en belirgin hâliyle ortaya çıkan yetersizlik, değersizlik ve yabancılık hislerinin ve tüm bu hislerden kurtulmak üzere kullanılan büyüklenmeci, şişinmeci, kibirli ve güç odaklı savunmaların kökeninde, türümüzün bu dünyadaki varoluşsal yabancılığı ve yetersizliği yatar aslında. Bu nedenledir ki, narsisizm, yalnızca, bazılarımızın kendi özel tarihlerinin arızî sonucu olarak yaşadığı şahsî bir mesele değil, türümüzün ortak meselesidir. Varoluşumuzun kalbindeki bu temel arıza ile kendi bireysel yazgımız içindeki temas ve baş etme tarzımız kişisel psikopatolojimizi ve/veya “normalliği”mizi belirler.

RUHSALLIĞIN NARSİSİSTİK KÖKENİ

Yazı boyunca narsisizm sorunsalının kökeninde, insanda içgüdüye tâbi genetik olarak belirlenmiş egodan yoksunluğun yattığını, bunun da, insanın dünyayla arasındaki organik uyumsuzluktan kaynaklandığını öne sürdüm. Bir başka biçimde tekrarlamam gerekirse, kanımca, insanoğlunun “doğal trajedi”si, diğer hayvanlarla benzer içgüdülere (beslenme, savaş-kaç, üreme, vb.) sahip olmasına rağmen dünyayla arasındaki organik uyumsuzluk nedeniyle söz konusu içgüdüleri tatmine taşıyacak yeterlilikte, bedene içkin “organik ego”dan yoksun olmasıdır.

İnsanda içgüdülere tâbi organik bir egonun olmaması, içgüdüsel uyaranları nötralize edecek beceri ve donanımın (egonun) organizmaya içsel değil de dışsal olması, genetik-organik değil de sentetik olması biyolojik evrende onu biricik kılan ve insan yapan ontolojik koşuldur. Söz konusu ontolojik koşul insanda diğer tüm hayvanlara kıyasla farklı bir ruhsal yapılanmayı ve işleyişi ortaya çıkarır.

EGONUN İDEALİ

İçgüdüsel gereksinimlerin ontolojik acizlik nedeniyle organizma düzeyinde kronik biçimde frustrasyona uğraması, tatmin için bilincin aktif müdahalesine ve kültürün dolayımına ihtiyaç duyması insan ruhsallığını şekillendiren nöro-biyolojik temeldir; ruhsal olgu, süreç ve yapıların oluşumuna temel teşkil eder. Örneğin, benliğin her arzusunu tatmin edebilecek kudrette omnipotent bir “ego ideali” fantazisine yol açar. Organik yetersizlik nedeniyle içgüdülerin nöral frustrasyonu dolayısıyla insan yalnızca içgüdüsel gereksinimlerin tatminini değil, daha ziyade gereksinimlerini tatmine taşıyacak kudrette egoya sahip olmayı arzular. Öyle ki, söz konusu arzu, içgüdüsel boyuttan özerk bir ruhsal bileşen olarak, insanda bitmez tükenmez bir iktidar tutkusuna yol açar.

Özdeşleşildiği takdirde egoyu acizliğinden kurtaracağı ve artık nihayet libidonun yalnızca ve yalnızca benliğe yatırım yaptığı mutlak narsisizm durumuna taşıyacağı umut edilen ego ideali, çocukluk döneminin ilk nesnelerine yansıtılmasıyla beraber başlayan süreçte nesne yatırımlarının ve dolayısıyla nesne ilişkilerinin güdüleyicisi olur (Chasseguet-Smirgel, 1985). Ego mutlak narsisizme ulaşabilmek için, ego idealinin yansıtıldığı nesneyi içe almak, onunla kaynaşmak ve tek vücut olmak ister; bu arzunun güdümüyle benlik nesnelerle özdeşleşir, nesnelerin özellik ve işlevlerini içselleştirir; böylelikle nesnelere yatırdığı libidonun bir kısmını kendi egosuna çeker (Freud, 1923). Ancak, ego hiçbir zaman nihaî amacına ulaşamaz; egonun arzusu bu olsa da, hiçbir özdeşleşme onu omnipotent makama taşımaz. Freud’un (1930) ilginç benzetmesiyle “protezli tanrı” insanoğlu olsa olsa protezini mükemmelleştirebilir; ancak “sakatlığı” bâki kalır. İçsel ego asla kendine yeterli hâle gelemediği; çünkü ontolojik acizlik sıfırlanamadığı içindir ki en optimal koşullarda bile libidonun nesnelere sızması kaçınılmaz olur.

Öyle de olsa bu amaç ve çaba egonun işlevselliğini ve yetkinliğini artırır ve onu içgüdüler karşısındaki mutlak acizliğinden kurtarır. Mutlak narsisizm arzusu acizlikten türediği içindir ki, ego içgüdüleriyle baş edecek gerekli beceriler kazanıp nesne ilişkilerinde tatmin elde ettikçe mutlak narsisizme duyduğu arzunun yoğunluğu da azalır. Başlangıçta saf arzudan ibaret olan benlik, özdeşleşmeler ve içselleştirmelerle “potent” hale geldikçe “omnipotent” olma ihtiyacı aciliyetini yitirir, benliğe yönelik libidinal yatırım ve dolayısıyla benliğin kendinden, nesnelerden ve bu dünyadaki varoluşundan duyduğu memnuniyet artar. Denebilir ki, insan bu dünyaya ve bu dünyanın nesnelerine bağlandıkça cennet fantazileri, evet yok olmaz ama, giderek zayıflar.

İnsan için mümkün olan yegâne durum da budur zaten; işlevselliği artmış egonun benliğe yaşattığı haz ile nihaî arzunun (mutlak narsisizm arzusunun) hüsrana uğraması benliği daha ileri nesne yatırımlarına sevk eder. İnsan ne ilginçtir ki, bir hayâlin peşinden koşarken kendi gerçekliğini kazanır.

İÇGÜDÜDEN DÜRTÜYE

İçgüdülere tâbi organik egonun yokluğu nedeniyle içgüdüsel uyaranların nöral düzeyde ketlenmesinin ruhsallık açısından son derece kritik bir sonucu vardır: İçgüdüsel hayatımızı dürtüye tercüme eder ve hazzı basit bir gerilim boşalımının ötesine taşır (Lasch, 1985).

Organik acizlik nedeniyle içgüdüsel tatminin zora girmesi tatmini kaçınılmaz olarak güçle ilişkili hale getirir. Muktedir olma arzusu tatmin arzusuyla iç içe geçer. Kronik biçimde nöral frustrasyona maruz kalan içgüdü, ruhsal dünyada, güç arzusunu da içerecek biçimde dürtü biçiminde tecelli eder. İnsanda, içsel ve dışsal uyaranlara has, genetik olarak belirlenmiş stereotipik tepkileri içeren ve salt tatmini hedefleyen içgüdünün yerini, içgüdüsel gereksinimin yanısıra mutlak narsisizm arzusunu da tatmin etmeyi amaçlayan, içgüdüye göre hayli kişiselleşmiş ve uyaranlardan nispeten özerkleşmiş dürtü alır. Dürtüyü, bu bağlamda, mutlak narsisizm arzusunun yörüngesine girmiş içgüdü olarak tanımlamak mümkün görünür. İnsanî bilinç içgüdüyü asla yalın biyolojik hâliyle yaşantılayamaz dolayısıyla; yaşantılayabildiği içgüdüsel tatminin yanısıra mutlak narsisizm arzusunu da yüklenmiş dürtü veya daha doğru bir deyişle dürtü temsilcisidir.

Ontolojik acizlik nedeniyle her bir gereksinim acizliği hatırlattığı gibi her bir dürtüsel tatmin de muktedir olmanın işaretini taşır insan için. O nedenledir ki dürtüsel tatmin, o an için, içgüdüyü tatmin etmenin yanısıra benliğe ego ile idealinin arasındaki mesafenin kapandığı sanrısını ve hazzını da yaşatır, acizliğini bir süreliğine de olsa unutturur. Egonun idealiyle özdeşleşme deneyimine ait duygulanım olarak haz, bu nedenden dolayı, insan ruhsallığında, bazen ne pahasına olursa olsun yaşantılanmak için peşinden koşulan bir saplantı hâlini alır. Çoğu kez, benlik, ego ideali ile özdeşleşip mutlak narsisizm yanılsamasını yaşantılamak için içgüdüsel tatmin kanallarını kullanır ve içgüdüleri kendi hedefi bakımından araçsallaştırır. Öyle ki, hepimiz pekâlâ kendi deneyimlerimizden de biliriz; insan sadece doymak için yemez, örtünmek için giyinmez, üremek için sevişmez.

Dürtü yalnız içgüdüsel tatmin değil daha ziyade güç peşindeyse, o halde, dürtünün yöneldiği nesne de kendini, salt içgüdüyü doyuran bir nesne olmanın çok ötesinde, insanî varoluştaki ontolojik gediği sıfırlamak suretiyle benliği mutlak narsisizm durumuna taşımaya muktedir büyülü bir nesne olarak takdim edecektir veya –bir başka şekilde ifade etmek gerekirse– benlik dürtü nesnesini bu biçimde algıma eğiliminde olacaktır.

RUHSAL AYGITIN DÜRTÜLERİ İŞLEYİŞİ

Freud, Cinsellik Üzerine Üç Deneme (1905) adlı eserinde aynı kişilik yapısı içinde perversiyon, nevroz ve yaratıcılığın yan yana durabileceğini ileri sürer: “Oldukça yetenekli bir bireyin karakterolojik analizi, bilhassa sanatsal yatkınlığı olan birinde; bir karışımı, her etkinlik oranında perversiyon ve nevrozu açığa çıkarabilir.” diye yazar. Fliess’e yazdığı 9 Ekim 1898 tarihli mektubundan anladığımız kadarıyla kastettiği besbelli ki bir süredir zihnini meşgul eden Leonardo da Vinci’dir. Nitekim Freud Leonardo Da Vinci ve Bir Çocukluk Hatırası (1910) eserinde Da Vinci’nin kişiliğindeki söz konusu bu üç alana işaret eder: “Böylelikle, bastırma, fiksasyon ve süblimasyon, cinsel içgüdünün Leonardo’nun ruhsal hayatına yaptığı katkıda pay sahibidir.” “Fiksasyon”un o vakitler perversiyonla eşanlamlı kullanıldığını, yaratıcılığın ise süblimasyonun işlevi olarak tanımlandığını not düşelim.

Freud’un yukarıdaki tespitleri, dürtünün ruhsal aygıt tarafından işlenme biçimi uyarınca kişilik sisteminde sırasıyla; dürtünün ham haliyle hiçbir engele ve işleme tâbi tutulmadan fantastik, büyülü nesnesine doğru denetimsiz veya başıboş bırakıldığı “pervert” bir alan; söz konusu nesneye yönelimin ketlenip dürtünün bastırmaya uğradığı “nevrotik” bir alan ve nihayet fantastik nesnesinden sapıp gerçeklik ilkesine uygun ikame nesneye yönlendiği ve tutarlı denetim formları kazandığı bir üçüncü süblimasyon alanının mevcut olduğunu açığa çıkarır. Buradan hareketle söz konusu alanların kişilik yapısı dâhilindeki tayin edici payları uyarınca nevrotik, pervert (ki modern kişilik sınıflamasında “sınır/borderline kişilik” olarak adlandırılır) ve sağlıklı kişilik yapılanmasının ortaya çıkacağını öngörebiliriz.

Dürtünün pervert yönelimi, organik acizlik nedeniyle frustre olmuş, bu frustrasyon sonrasında artık salt içgüdüsel yoksunluğu değil, acizliği de gidermeyi amaçlayan dürtüsel arzuya dönüşmüş içgüdüsel uyarılmadan kökenini alır; bir bakıma ruhsallığın, ontolojik acizliğe, zıddını sanrılayarak verdiği hayâlperest ve büyüklenmeci, refleksif bir tepkidir. Bir başka biçimde ifade etmek gerekirse, ontolojik aczin güdülediği pervert yönelim, nicedir hasretini çektiği büyülü nesnesine kavuşup “mutlak narsisizm cenneti”ne ulaşmak isteyen, tanrısallığa terfi etmek suretiyle yoksunluğunu, aczini, güçsüzlüğünü, çaresizliğini ve yetersizliğini tatsız bir mazi gibi geride bırakacağını ve böylelikle insan olmanın ıstırabına nihayet bir son vereceğini uman insanoğlunun en kadim, en insanî, en tutkulu ama aynı zamanda en tahripkâr arzusuna işaret eder. İnsanoğlu en temelde pervert bir varlıktır bu açıdan bakıldığında (Chasseguet-Smirgel, 1984); aczini sıfırlamak, muktedir olmak, kursağında kalmış tüm heveslerini gerçekleştirecek, ol dediğini olduracak tanrısal kudrete erişmek ve cenneti yaşantılamak ister; organik “empotans”ın acısını ruhsal “omnipotans” rüyasıyla dindirmeye çalışır.

Bir bakıma tüm kişilik bozukluklarını, insan ruhsallığına içkin söz konusu pervert çekirdeğin patolojik tezahürü olarak yorumlamak mümkün. Modern kişilik örgütlenmesi sınıflanmasında yer alan nevrotik kişilik örgütlenmesi, örneğin, dürtünün bu yönelimine temelde bastırma mekanizması ile karşı koyarken dürtüye gerçeklik ilkesine uygun kültürel nesne ve tatmin tarzı önermez, dolayısıyla dürtü kendine, nevrotik belirtilerin ortaya çıkmasına yol açacak biçimde “illegal” boşalım kanalları bulmak zorunda kalır. Keza pervert çekirdeğin serbestçe kendini ifade ettiği sınır kişilik örgütlenmesi dâhilinde ise dürtü her türlü denetimden sıyrılmış, başıboş, yıkıcı, tahripkâr ve kültür karşıtı “gayri-medenî” bir tavırla mümkün olan en kestirme güzergâhtan hırsla nesnesine yönelir.

Öte yandan, süblimasyonun egemenliğindeki ego gelişimi ve olgunlaşma son tahlilde bu orijinal ruhsal refleksi denetleme ve gerçekliğe uygun ruhsal yönelimlerle ikame etme sürecidir. Söz konusu süreçte optimal ego gelişimi mutlak narsisizm arzusunun güdülediği pervert yönelimi baskılar, ancak nevrotik üsluptan farklı olarak libidinal nesne ilişkisi içinde bu yönelime gerçeklik ilkesine uygun kültürel ikame nesneler ve tatmin tarzları önerir. Ancak en optimal koşullarda bile pervert çekirdeğin bilinçdışının karanlık kuytuluğunda sipere yatmış, zamanını kollayan, uygun koşullar ortaya çıktığında zincirlerinden boşanmayı sabırsızlıkla bekleyen; evcilleşmeye, terbiye edilmeye direnen kültür karşıtı (asla hayvanî değil, bilakis belki de en insanî) bir benliği sakladığını asla unutmamalı. “Uygar kişilik” ve “uygar kültür” bu yüzden huzursuz ve her an bozulabilecek hassas bir dengedir! Hayat ve tarih bunun tatsız kanıtlarıyla doludur.

ÇAĞIN RUHU NARSİSİZM

PSİKOPATOLOJİ FORMUNDA DEĞİŞİM:

NEVROZDAN NARSİSİSTİK BOZUKLUĞA

Günümüzde ruh sağlığı uzmanlarına başvuran hastaların birçoğu histerik, fobik, obsesif kompulsif nitelikli belirgin ve istikrarlı nevrotik semptomlardan ziyade değişkenlik gösteren semptom tablosunun eşlik ettiği çeşitli varoluşsal sorunlardan şikâyet etmektedirler: Hayatın anlamsızlığından, yaygın boşluk duygularından, kimlik belirsizliğinden, her türlü sözde tatmine rağmen yaşam coşkusunun eksikliğinden, doyum verici ilişkilerin yokluğundan, yaşamdan duyulan genel bir memnuniyetsizlik halinden, bir türlü giderilemeyen can sıkıntısından, emniyetsizlik, yalnızlık hislerinden ve şiddetli özdeğer sorunlarından.

Peter L. Giovacchini’ye (1975) göre “klinisyenler sürekli biçimde, göründüğü kadarıyla giderek artan sayıda, hâlihazırdaki tanısal kategorilere sığmayan ve belirgin semptomlardan değil, belirsiz, güçlükle tarif edilen yakınmalardan mustarip hastalarla karşı karşıya kalmaktadırlar.” Sheldon Bach (1976), “geçmişte el yıkama zorlantılarına, fobilere ve alışıldık nevrozlara sahip kişiler gelirken şimdi daha çok narsisistleri görüyoruz” derken, Burness E. Moore (1975), narsisistik bozuklukların giderek daha yaygın hale geldiğini vurgulamaktadır. Michael Beldoch (1972), vakt-i zamanında Freud ve meslektaşları için histeri ve obsesyonel nevrozlar ne idiyse birkaç on yıldan beri narsisistik bozuklukların da günümüz terapisti için aynı hale geldiğini ifade etmektedir.

Giderek daha çok klinisyenin tespit ettiği semptomatolojideki bu değişim eğilimi asıl olarak altta yatan kişilik örgütlenmesinde önemli bir değişime işaret etmektedir. Semptomatolojik değişim, öyle görünüyor ki, nevrozlardan kişilik bozukluklarına doğru kaymaktadır. Artık, günümüzün tipik hastası belirgin bir arzusuyla çatışma içinde olan nevrotik birey değil, benlik bozukluğuna bağlı özdeğer düşüklüğünü savunmacı çeşitli çabalarla yüksek tutmaya çalışan narsisistik bireydir. Keza, artık hâkim patoloji arzunun babaerkil otorite tarafından bastırılmasının sonucu ortaya çıkan klasik nevroz değil; arzunun kışkırtıldığı, yörüngesinden saptırıldığı, ne kendisine tatmin bulacağı uygun bir nesnenin sunulduğu ne de tutarlı denetim formlarının sağlandığı modern bir psikopatoloji biçimidir (Kovel, 1976).

Kaynağını oidipal arzunun bastırılmasından alan nevrotik patoloji giderek yerini benlik yapılaşmasındaki bozukluktan kökenlenen narsisistik bozukluğa bırakmaktadır. Bunun sonucu olarak, nevrozda oidipal arzu bağlantılı çatışmalara ikincil olarak gelişen ve kısmî bir nitelik taşıyan benlik bozukluğunun narsisistik bozuklukta yaygın bir hal aldığı ve birincil patoloji düzeyine yükseldiği gözlenirken dürtüsel çatışma benlik bozukluğuna ikincil olarak ortaya çıkmaktadır. Arzunun katı biçimde kontrolünden ziyade, benlikle bağını koparıp yabancılaşmasından kaynağını alan tüm bu karmaşanın klasik semptom biçimini yitirmesi sonucunda, temelde yorumlama yoluyla bilinçdışına bastırılmış arzuyu tekrar bilinçliliğe iade etme amacı güden klasik psikanalitik teknik zamanla, geçerliliğini değilse de yeterliliğini yitirmiştir (Kovel, 1976). Nitekim 60’lı yıllarda tıbbî psikiyatrinin yükselişine paralel olarak psikanalizdeki tıkanma biraz da bu yeni hâkim psikopatoloji karşısında klasik kuramın ve terapötik yöntemin yetersiz kalmasıyla bağlantılıydı. Psikanalizin bu patolojiler karşısında sağaltıcı işlev kazanması, narsisistik etmenin nispeten daha ağırlıklı rol oynadığı pre-oidipal yaşantılara yoğunlaşması ve teknikte buna paralel yeni yöntemler geliştirmesi sayesinde mümkün olabilmiştir (Cooper, 1983).

Hâkim psikopatoloji formunun, nevrozdan narsisistik bozukluklara kaymasıyla birlikte ruhsal bir oluşum olarak narsisisizmin klinik önemi artmış ve giderek ilgi çekici bir kavram hâline gelmiştir. Peki, psikopatoloji biçimindeki bu değişimi güdüleyen etmenler nelerdir?

 

* * *

 

Her toplumsal sistem, kendi yapısına ve işleyişine uygun kişilik örgütlenmesine ihtiyaç duyar ve kendi kültürünü –yani, normlarını, temel kabullerini, deneyimi örgütleme tarzlarını– sosyalleştirici kurumlar aracılığıyla bireyde kişilik biçiminde yeniden üretir. Başta aile olmak üzere, okul ve diğer karakter oluşturucu kurumlar eliyle icra edilen sosyalleşme süreci, insan doğasını hâkim sosyal normlara uydurmaya çalışır (Lasch, 1979). Hâkim sistem, bir bakıma, sosyalleştirici kurumlar aracılığıyla bireyi kendi gereksinimleri doğrultusunda şekillendirir.

Keza, her toplum, evrensel çocukluk krizlerini (anneden ayrılma travmasını, terk edilme korkusunu, annenin sevgisi için diğerleriyle rekabetin ıstırabını) kendi meşrebince çözmeye çalışır ve söz konusu ruhsal krizlerle baş etme tarzı o topluma özgü bir kişilik örgütlenmesini ve onun patolojik türevi olan özgün psikopatoloji biçimini ortaya çıkarır. Dolayısıyla, hâkim toplumsal sistem ile hâkim kişilik yapısı ve giderek psikopatoloji arasında her zaman yakın bir ilişki vardır; her çağ ve toplum kendi özgün kişilik biçimini ve patolojisini üretir (Lasch, 1979). Psikopatoloji bir anlamda o kültürün karakteristik ifadesidir ve bize toplumun örgütlenme tarzı, hâkim ilişki biçimi ve en önemlisi insan doğasıyla çelişen yönleri hakkında ipucu verir. Psikoz, der Jules Henry (1963), bir kültürün içerdiği tüm yanlışların nihaî sonucudur.

Sosyo-ekonomik ve kültürel koşullardaki değişimler, temel kişilik örgütlenmesinde yansımasını bulur, zira yeni sosyal koşullar yeni kişilik biçimlerini, yeni sosyalleşme tarzlarını ve yeni örgütleyici yaşantılama yollarını gerektirir. Nitekim Otto Kernberg (1975), çağdaş kültürdeki değişimlerin nesne ilişkileri üzerinde belirleyici etkilere sahip olduğunu belirtmektedir. Genelde kişilik bozukluklarının, özelde ise narsisistik bozukluğun hâkim psikopatoloji biçimi olarak ortaya çıkması ve bu gelişimi güdüleyen kişilik yapısındaki değişim, sosyo-ekonomik ve kültürel koşullarda çağımıza has değişimlere işaret ediyor. Peki, nasıl bir çağda yaşıyoruz; nedir içinde yaşadığımız çağın ayırt edici özellikleri?

NARSİSİZM ÇAĞI

Aslına bakılırsa, şimdiye dek insanlığın tecrübe ettiği tüm toplum biçimleri, benliğin optimal gelişimini ketlemek bakımından birbirine benzerler. Sınıflı toplumlarda sosyalleşme süreci, insan doğasının meşru talepleriyle çelişecek tarzda yürür zira.

Feodal-geleneksel toplumda, sistem bireyden geleneklerde ve törelerde ifadesini bulan kurallara itaat etmesini talep etmekteydi. Üretim biçimi toprağa bağlıydı; üstün, farklılaşmış beceriler gerektirmiyordu. Bireyler kendi ihtiyaçlarının en azından bir kısmının nesnesini, meta dolayımına girmeden kendileri üretebiliyor, kendi gereksinimlerini bir ölçüde kendileri karşılayabiliyorlardı. Kapitalizmle birlikte üretim biçimi ve ilişkileri nitel bir dönüşüm geçirse de erken kapitalizm de daha ziyade yasaklar ve baskılar düzeniydi, zira bu dönemde teknolojik gerilik ve emek verimliliğinin düşük olması, meta birikimi için sistemin insanlar üzerinde açık baskı geliştirmesine neden olmaktaydı. Ağırlıklı olarak kol emeğine dayanan üretim çarkı, istediği verimi alabilmek için bireyin güdülenmelerini üretimin gerekleri çerçevesinde tutmak ve denetlemek ihtiyacını duymaktaydı. Sistemin gerekleriyle çatışan güdülenmeler, üretimin bekâsı gereği şiddetle bastırılmalıydı. Sistemin mantığı dönemin kişilik yapılanmasında birebir karşılığını bulmuştu; arzu ve yasaklar arasında sıkışmış birey, bu çatışma karşısında arzusunu bastırma yoluna gidiyor, kuralları ihlâl ettiğinde suçluluk hissediyordu, sistem suçluluk içinde kıvranan nevrotikler üretiyordu.

Psikanaliz, 19. yüzyılın sonlarında tarih sahnesine çıktığında, karşısında çağın hâkim patolojisi olan nevrozu buldu. Erken dönem psikanalizin, yoğun biçimde meşgul olduğu histeri ve obsesyonel nevrozlar, henüz gelişiminin erken evresinde bulunan kapitalist düzenle ilişkili kişilik özelliklerinin (maddiyatçılık, fanatik biçimde kendini işe adama, haz arayışının iş disiplinini, üretim ilişkilerini ve dolayısıyla toplum düzenini bozma riski dolayısıyla kontrol altına alınması ve dolayısıyla cinselliğin şiddetli biçimde bastırılması gibi) aşırı uçlara taşınmasından başka bir şey değildi aslına bakılırsa (Lasch, 1979).

 

                                   * * *

          

Modern kapitalist toplumda üretim giderek toplumsallaşmış, karmaşık bir hal almıştır. Teknolojik ilerleme beraberinde üretimde bolluğu getirmiş ve emeğin üretim içindeki payını değiştirmiştir. Meta ekonomisinin had safhaya ulaşması ve tüm yaşam alanlarını kuşatmasıyla beraber artık günümüz insanı, tüm gereksinimleri için ötekine muhtaç hâle gelmiş, bu gereksinimleri karşılayabilmek için kaçınılmaz olarak meta ekonomisinin dolayımına girmek zorunda kalmıştır. Meta ekonomisine dayalı sistemin temel mantığı gereği gereksinimlerini karşılayabilmek öteki için (daha doğrusu birbiri için) nesneleşmiştir. Bir başka şekilde ifade etmek gerekirse, günümüz insanı tüm gereksinimlerini karşılamak için meta üretmek (veya sahip olmak) zorundadır; sistem ancak meta üretiminde bulunduğu (veya meta sahibi olduğu) takdirde gereksinimlerini karşılayacak nesneleri ona sunmakta, aksi takdirde onu ölümcül acizliğine terk etmekle tehdit etmektedir.

Çağdaş toplumda insanın sistem içindeki konumu ve değeri, sistemin ondan beklediği niteliklere sahip olma derecesiyle belirlenmektedir, zira sistemin üretim çarkı nitelikli işgücü talep etmektedir. Sistem açısından bireyin âdeta kendi olarak bir değeri kalmamakta, sistemin gereksinimleri bireyinkilerin önüne geçmektedir. Sistemin gereksinimleriyle ilgisiz veya çatışan her şey; her nitelik, her gereksinim ve arzu değersizleştirilmektedir.

Öte yandan, üretim araçlarındaki teknolojik gelişimle beraber kapitalist sistemde kaliteli üretim artık sorun olmaktan çıkmış, hemen her markanın üç aşağı beş yukarı birbirine yakın kalitede üretimde bulunabildiği piyasada içerikten ziyade pazar payı, sunum, imaj ve reklâm rekabetin kızıştığı alan hâline gelmiştir. Ekonomik piyasada içerikten ziyade görünümün ve imajın değer kazanması “ilişki piyasası”nda da yansımasını bulur. Günümüz insanından, mesleğinin gerektirdiği yüksek niteliklere sahip olması, “prezantabl” olması, en az bir yabancı dil bilmesi, iyi ve markalı giyinmesi, zayıf, sağlıklı ve genç kalması, kendini iyi sunması, etkileyici, karizmatik olması, kendine güvenli görünmesi beklenmektedir. Ne olduğumuz, gerçekte ne hissettiğimiz veya ne düşündüğümüz, ne yaşadığımız ve gerçekten neye ihtiyaç duyduğumuz değil, nasıl göründüğümüz, insanların karşısına nasıl bir görüntüyle çıktığımız önem arz etmektedir.

Fark edilmek, ayırt edici olmak, kendini var hissedebilmek için artık kişinin kendini gerçekleştirmesi, hakiki ilişkiler kurması, erdem sahibi olması gerekmez; mezun olduğu okul, yemek yediği ve eğlendiği mekân, kullandığı araba, giydiği “blue jean”, güzel, bakımlı, genç ve zayıf görünmesi âdeta yeterli sayılmaktadır. Ancak bu koşulda, insanlar birbirine değer vermekte ve birbiriyle ilgilenmektedir. Âdeta, sistemin “tebâsıyla” ilişki tarzı “tebânın” kendi içinde birbiriyle olan ilişkilerine yansımakta, insanların arzulama kalıplarını belirlemektedir. Öyle ki, hepimizin sistemle özdeşleşmiş, işbirliği yapan bir yanı var; sistemin ödüllendirdiği insanları beğeniyor, o niteliklere sahip insanlara özeniyor, âşık oluyoruz. Kısacası, günümüz insanı, sistemin gözüne girmek, önemsenmek için sistemin ondan beklediklerini yapmak zorunda hissetmektedir kendini.

Erken kapitalizmde “olmaması gerekenin varlığı”ndan dolayı yaşanan suçluluğun yerini modern kapitalizmde “olması gerekenin yokluğu”ndan dolayı yaşanan yetersizlik ve utanç almaktadır. Çağdaş insan, yasağı ihlâl ettiği için suçluluk içinde kıvranan nevrotik değildir artık, daha ziyade kendinden bekleneni yerine getiremediği için yetersizlik ve utanç hisseden veya sistemin gereklerini yerine getirdiği ve sistem tarafından cömert biçimde ödüllendirildiği hâlde bir türlü mutluluğu, içsel huzuru ve tatmini yakalayamayan boş, sıkıntılı ve anlamsız insandır.

Narsisizm kavramı, yakın dönem sosyal değişimlerin psikolojik etkilerini anlamamız bakımından oldukça işlevsel bir kavramdır. Nitekim narsisistik bozuklukların klinik betimlemeleri ile ailenin kültürü aktarmada rolünün azaldığı ve dolayısıyla insanların geçmişle zayıf bir bağlantı hissi içinde oldukları, devâsâ bürokratik örgütlenmeler, çokuluslu şirketler ve medya tarafından yönlendirilen bir toplum karşısında giderek yalnızlaşan ve güçsüzleşen günümüz insanının tipik kişilik yapısı ve çağdaş kültürün belirli bazı ayırt edici özellikleri arasında dikkat çekici benzerlikler bulunmaktadır: İmajın öze ve içeriğe öncelik kazanması, imaja takılıp kalmanın sonucu olarak ortaya çıkan yüzeysellik; büyüklenmecilik, güce tapınma, güçlü görünme çabası, maddiyatçılık, tüketim ve mülkiyet hırsı, ötekinden duyulan şiddetli korku ve ötekine yönelmiş düşmanlık, yabancılaşma, samimiyet yoksunluğu, sahtelik, yapaylık, yalnızlık, anlamsızlık, kronik tatminsizlik ve memnuniyetsizlik, spontanlık kaybı, performans kaygısı, açgözlülük, başarı hırsı, şöhret hayranlığı, ideal eksikliği, ötekiyle çatışmaya dayalı bireysel kurtuluş fantezileri, rekabet, sistemi değiştirmekten ziyade sistem içinde hâkim konuma geçme arzusu, eleştirel düşünce yoksunluğu, hayatı (ve benliği) yaşayamamaktan ve gelecekte de yaşayabilme umudunun yokluğundan kaynaklanan depresyonu bastırma işlevi gören yozlaşmış hazcılık ve gündelikleşme; mistisizme yoğun ilgi; yaşlanmaktan, hastalanmaktan ve ölümden duyulan şiddetli korku, vb.

Göründüğü kadarıyla, narsisistik kişilik ile günümüz sisteminin insan doğasından talep ettiği kişilik tipi örtüşmektedir; öyle ki egemen sosyal koşullar, çeşitli derecelerde de olsa herkeste narsisistik özellikleri ortaya çıkarmış, narsisistik bozukluğu çağımızda günlük hayatın baskın psikopatolojisi hâline getirmiştir. Artık “normal” addedilen insanlar da narsisistik bozuklukta aşırı biçimiyle tezahür eden birçok kişilik özelliğini sergilemekte, narsisistik bozuklukla ilişkili karakter özellikleri çağımızın günlük yaşamında daha az şiddetli hâlleriyle de olsa kendini göstermektedir. Bu durum, narsisistik kişilik yapısının modern hayatın gerilimleri ve kaygılarıyla başetmede hâkim yolu temsil ettiğine işaret etmektedir (Lasch, 1979).

ARZUNUN DEĞİŞEN DİNAMİĞİ:

ARZU TASARRUFUNDAN ARZU İSRAFINA

Joel Kovel (1976), tüketim toplumunda reklam yoluyla enfantil arzuların kışkırtılması, medyanın ve okulun ebeveyn otoritesini ele geçirmesi, sahte kişisel tatmin vaadiyle içsel hayatın rasyonalizasyonu sonucunda yeni bir “sosyal birey” tipinin ortaya çıktığını ileri sürer.

Gerçekten de erken kapitalist dönemin aksine, çağımızın en karakteristik özelliği arzuların bastırılması değil bilakis kışkırtılmasıdır. Geçmişte –erken kapitalist dönemde– arzular bastırılıp gerçeklik ilkesine uygun tatmin kanalları sunulmazken günümüzde arzular serbest kalmış, ancak beklenen tatmin gelmemiş, arzuların savunmalarından özgürleşmesi beraberinde doyumu getirmemiştir. Narsisizm çağı, bastırılmış arzuları, evet, serbest bırakmıştır bırakmasına ama bu kez de arzu tatminini anlamsızlaştırmıştır.

Görünen o ki kapitalizmin evrimine paralel olarak yeniden örgütlenen toplumsal hayat arzunun dinamiğini karşıt kutba savurmuştur. Teknolojik gerilik, sermaye birikiminin azlığı ve dolayısıyla meta üretimindeki sınırlılık nedeniyle erken evresinde toplumsal ihtiyaçları karşılamakta yetersiz kalan kapitalizm insanları arzuları karşısında geri çekilmeye, tasarrufta bulunmaya, biriktirmeye, tahammül etmeye çağırmaktaydı. Gün geldi devran döndü; teknolojik ilerleme, sermaye yoğunlaşmasının artışı ve sermayenin muazzam hareket serbestisiyle tüm dünyayı yekpare bir pazara dönüştüren, “katı olan her şeyi buharlaştıran”, maddî-manevî hemen her olguyu metalaştırmak suretiyle varlığına varlık katarak yepyeni bir evreye giren kapitalizm için artık sorun geçmişteki gibi toplumsal talebin gerisinde kalan meta arzı değil bilakis toplumsal talebi kat be kat aşan fazlalıktı. Zaman tasarruf zamanı olmaktan çıkmıştı. Vakt-i zamanında tasarruf telkin edilen, arzularından feragat etmeleri veya ileri bir geleceğe ertelemeleri, sabretmeleri ve sebat etmeleri istenen kitleler artık tüketmeye ve daha çok tüketmeye çağrılıyordu. Geçmişte para biriktirmeleri için çocuklara kumbara hediye eden bankaların yerini çoktan çocuklara özel kredi kartı pazarlayan bankalar almıştı bile. Devir biriktirmek değil harcamak, perhiz değil tüketmek, sabretmek değil hemen elde etmek, sebatla çalışmak değil ne yolla olursa olsun parayı bulmak, tasarruf değil israf devri olup çıkıvermişti (Gürbilek, 2001).

Her devir kendi kişilik yapılanmasını gerektirir, demiştik. Yeni dönemde yeni insan, yeni kişilik ve yeni psikopatoloji! Temelde dürtüsel arzuların bastırılmasına dayanan nevrotik kişilik örgütlenmesi artık sistem için kullanışlı olmaktan çıkmış, söz konusu arzuları tatmin edebilecek nesnelerin gerçekten de var olduğu sanrısına kapılmış, önündeki engellerin gereksiz olduğu inancıyla arzuya sınırsız serbestlik talep eden pervert çekirdeğin çatlayıp ortaya döküldüğü yeni bir kişilik örgütlenmesi ön plana çıkmıştı; narsisistik kişilik.

Dürtüsel arzunun nesnesinin kendini yalnızca biyolojik kökenli içgüdüsel gereksinimleri değil ontolojik acizliği sıfırlayıp benliği mutlak narsisizme taşıyacak büyülü bir nesne olarak takdim ettiğini hatırlayalım. Kapitalizm dürtü nesnesinin bu pervert dinamiğini kendi çıkarları doğrultusunda kanırtırcasına kullanır; bizi mutlak narsisizm yanılsamasının mümkün olduğuna inandırmaya çalışır; cep telefonlarından, son model arabalara, son nesil teknolojik ürünlerden ışıltılı giysilere, “eskort arkadaşlık”lardan cinsel fantezi ürünlerine dek dürtü nesnesini somutlayan bilcümle fetiş-nesneleri satın alırsak şayet, ontolojik gediğin kapanacağını ve mutlak narsisizm durumuna kavuşacağımızı vaadeder bize; her bir ürünüyle her birimize pazarladığı bu yanılsamadır aslına bakılırsa. Kapitalizm gücünü, esnekliğini, yenilenebilirliğini asıl olarak bu vaatten ve elbette her birimizin bu vaade kapılıp peşine takılmasından alır.

Fetiş nesnelerin büyüsüyle baştan çıkarılan arzular, giderek, gerçeklik ilkesi çerçevesinde bir ihtiyacı tatmin etmekten ziyade mutlak narsisizm umuduyla benliğin nihayet eksiğinden, gediğinden kurtulacağı hırsıyla alabildiğine kışkırtılır ve yozlaştırılır. Sonuçta, ortaya, benlikle bağını koparmış, arzu görüntüsü altında köksüzleşmiş ihtiraslar çıkar. Söz konusu savunmacı ihtiraslar her ne kadar tatmin bulsa da imkânsız bir hayalin peşinden koştukları için her bir hüsranda benliğin açlığı giderek derinleşir. Kişi bilinç düzeyinde hatalı biçimde yorumladığı bu açlığı sahte tatminler, kazanımlar ve parlak başarılarla gidermeye çalışır. Günümüz insanının doymak bilmez ihtiraslarını, hırslarını ve açgözlülüğünü güdüleyen gerçekleşmesi imkânsız boş bir hayâle kanmış, “karşılıksız aşk”la baştan çıkmış olmasıdır. Ne denli tatmin bulsa, kazanım sağlasa, ne denli başarı elde etse de hep bir şeyler eksik ve yarım kalmaktadır.

Fetiş-nesneleri elde ettiğimizde elimizde nasıl birer bayağı nesneye dönüştüğünü hepimiz kendi deneyimlerimizden biliriz (Gürbilek, 2001) . Arabamızın modeli eskir, vitrinde mankenin üzerinde beğenip satın aldığımız ışıltılı elbise nedense bizim üzerimizde o kadar da şık durmaz; bir zamanlar peşinden koşulan o güzel sevgili zamanla sıradanlaşır, eski heyecanı uyandırmaz, üzerine titrenen yeni eşya çok geçmeden hor kullanılır. Ancak her hüsranın ardından bir başka nesneyle arzumuz yine baştan çıkıverir; “Onunla olmadı, belki bununla olur” diyerek. Sistemin kışkırtmasıyla boş bir hayâlin peşinde koşup yorulmuş, beyhude bir arayışın çıkmazında tıkanmış ruhun son durağı nihilist depresyondur.

Ancak bir ihtimal daha var; şu dünyada, varlığın insan hâlinde, yaşanması mümkün olan en iyi tecrübe her neyse onu yaşayabildiğimiz, bu dünyada hakkımız olan her ne varsa elde edebildiğimiz; kendimizden ve insanlardan memnun ve yaşıyor olmaktan bahtiyar ama öte yandan zamanı geldiğinde de yaşamak oburluğuna kapılmaksızın aç oturduğu sofradan doyup da kalkan biri misali, tevekkül içinde ölüme gitmeyi becerebildiğimiz daha iyi bir gelecek umudu.

GELECEĞE VE UMUDA DAİR

Narsisizm ve narsisistik patoloji sorunsalının en temelinde, bu dünyayla aramızdaki ontolojik örtüşmezliğin bulunduğunu ileri sürdüm. Ontolojik örtüşmezlik, dünyamızla benliğimiz arasındaki ilişkinin temelde acı üreten, agresif bir ilişki olmasının da sebebidir. İnsanoğlu sürekli olarak geliştirdiği egosu sayesinde bu agresif ilişkiyi haz kaynağı, libidinal bir ilişkiye çevirme uğraşı vermektedir. Kendiliğinden gelişen, genetik olarak belirlenmiş ontolojik içsel yetkin bir egonun yokluğu; arzu nesnesinin ve tatmin tarzının belirsizliği dünyayla ilişkimizi çatışmalı ve gerilimli bir hâlde tutar. Bu çatışmalı gerilim, insanoğlunun kaderidir, azaltılabilse de sıfırlanması olası değildir. Hayatı çoğu zaman dramatikleşen bir serüvene dönüştüren de bu belirsizliktir.

Benlik ontolojik acizliğini biri savunmacı diğeri gerçekçi olmak üzere temelde iki yöntemle telâfi etmeye çalışır: Büyüklenmeci narsisistik yanılsamalara sığınmak veya hayata uyumunu sağlayacak tarzda egosunu yetkinleştirmek. İnsan zaman içinde egosunu yetkinleştirse de ontolojik acizliğini korur, zira ontolojik acizlik giderilebilecek değil, ancak telâfi edilebilecek bir varoluş halidir. İnsanoğlu, egosu yetkinleşene dek acizliğine tahammül edebilmek için mutlak narsisizm arzusunun güdülediği, yanılsamaya dayalı büyüklenmeci fantezilere sığınma ihtiyacı duyar daha ziyade. Yanılsamalar, acizliğimize hakiki bir çözüm getiremese de çözümün olmadığı noktada, bize bu acizliğe tahammül gücü verir. Kâh özdeşleştiğimiz kâh ötekine yansıttığımız büyüklenmeci narsisistik fanteziler bir bakıma bizi klinik delilikten koruyan kısmî bir delilik biçimidir (Becker, 1973). Bu dünyada aciz, güçsüz, savunmasız, çaresiz, sahipsiz ve ölümlü birer varlık olduğumuz delirtici gerçeğini, henüz bu gerçeği hazmedemediğimiz noktada inkâr edebilmemize yardımcı olur.

Egomuzu benliğimizin gereksinimleri doğrultusunda yetkinleştirdikçe yanılsamalara daha az sığınacağız muhtemelen, ancak şiddeti azalsa da ruhumuz her zaman yanılsamalara ihtiyaç duyacak, zira ontolojik acizliğimiz, bu dünyayla aramızdaki uyuşmazlık hiçbir zaman tam olarak giderilemez. Bu süreç ideal durumda yetkin egoya sahip doygun benliğin yanılsamalara baskın geldiği yönde ilerleyecek; insanoğlu “potent” hâle geldikçe “omnipotent” fantazilere giderek daha az ihtiyaç duyacaktır (Holmes, 2001). Ego yetkinliğinin ontolojik acizliğe nispeten gâlip geldiği tarihsel bir âna ulaşabilirsek eğer, ihtiyaç duymaya devam etsek bile, artık yanılsamalara sığınmadan ontolojik acizliğimize tahammül edebilecek ve onu kabullenip yasını tutabilecek olgunluğa erişeceğiz belki de.

İnsanî varlığın ontolojik acizliğini ve dünyasıyla örtüşmezliğini telâfi işlevi gören uygarlık ile ruhsallık arasında her zaman bir görelilik ilişkisi mevcuttur. Dolayısıyla, insanın ruhsallığını ele alırken verili uygarlığın (kültürel egonun) ontolojik acizliği ve örtüşmezliği telâfi etme derecesi ve benlik yapılaşmasında hangi olasılığı (hatırlayalım; nevroz, perversiyon ve süblimasyon) teşvik ettiği mutlaka hesaba katılmalıdır. Bir başka biçimde ifade etmek gerekirse, ruhsallığın dürtüleri işleme biçimleri arasında hangisinin hâkim sistem tarafından tercih edildiği, dürtülerin yaşandığı sosyo-ekonomik ve tarihsel bağlam ve/veya ebeveynlerin içinde yaşadıkları sosyo-ekonomik ve tarihsel koşulların belirleyiciliği dikkate alınmadan ruhsal olguları etraflıca ve derinlemesine anlamak ve kökten çözümler geliştirmek olası değildir. Ruhsal olgular, ancak tarihsel ve sosyolojik koşulların tahliliyle beraber ele alındığında derinlemesine anlaşılabilir. Böylesi bir tarihsel perspektif yoksunluğunun en büyük dezavantajı, tezahür sonuçları ile tezahür eden mutlağın birbirine karıştırılması riskidir; insanî öz ile bu özün belirli koşul ve zaman bağlamında görünürlük kazandığı formlarından biri arasındaki ayırımın yitirilmesi “tarihsel benlik”in mutlaklaştırılmasına, koşullara özgü olarak ortaya çıkan fenomenlerin, özelliklerin, davranışların hatalı biçimde insan doğası olarak değerlendirilmesine ve sonuçta değişim vizyonunun yitirilmesine yol açar.

Uygarlıkla dürtülerin nispeten uyum içinde olduğu bir kültür, benliğin imkânsız bir hayâlde oyalanıp kendisini tüketmesine mani olan ancak öte yandan ona gerçekliğe uygun tatmin edici ikame nesneleri de sunan, insanoğlunun varlığına dost bir uygarlık inşâ ettiğinde ulaşabileceği “gerçekçi bir ütopya”dır. Ancak bu aşamaya ulaşabilmek için insanlığın önünde daha uzun ince bir yol ve bu yolun ondan talep ettiği zorlu ödevler var.

Uygarlık mücadelesinin bir ayağını maddî teknoloji oluştururken (kültürel ego) diğer ayağını benliği özgürleştirecek ve tatmin edecek –deyim yerindeyse ilişkisel teknoloji oluşturur. İkinci ayak olmadan birinci ayağın gücü pek bir anlam taşımaz. İnsanoğlu şimdiye dek egosunun yetersizliğini nispeten dengeleyecek teknolojiyi geliştirdiyse de benliğini esaretten kurtarmaya yönelik yaygın bireysel ve toplumsal bir çaba ilki kadar başarılı olamadı.

Kültürel ego (teknolojik uygarlık) geliştiyse de sağlıklı benlik olasılığı hâlâ bastırılmaya devam etmektedir, dolayısıyla ego gelişkinliği, benliğe hizmet etmeyen, aksine, bir yanıyla onun yokluğunu telâfi etmeye yönelik savunmacı ego kapasiteleri olarak işlev gören modern dünyanın nimetleri anlamsızlaştı; “modern insanın buhranı” bu noktadan uç verdi.

Tüm sözde tatmine, bolluğa, zenginliğe ve başarıya rağmen anlamsızlık, boşluk ve tatminsizlik hisleri, ideal kaybı, spiritüalist arayışlar, dinî eğilimlerin güç kazanması, yeni haz kaynakları peşinde koşma; şöhret, mevki, başarı ve para hırsı; geçmişi ve bugünü yarına bağlayan tarihsellik hissinin yitirilmesi, gelecekten umudu kesip bugünü yaşama telaşı çağımızın ruh halini yansıtmaktadır. Bu genel ruh hali, büyük ölçüde, kapitalist modernleşme projesinin insanlığa vaadettiği mutluluğu, huzuru ve gerçek tatmini verememiş olmasıyla bağlantılıdır; insanlık hâlâ benliğine daha uygun bir alternatif modernleşme projesine ihtiyaç duymaktadır.

İnsan doğası elbette tarihsel, mekânsal ve bireysel koşullara bağlı olarak değişebilir birçok formda görünürlük kazanır. Kişilik, bir anlamda, insan ruhuna içkin genel ve değişmez hakikatin belirli bir zaman, mekân ve bireyde tezahür etmesidir. Tarihsel koşullara aşkın insan doğası, hangi koşullarda tezahür ederse insana huzur ve mutluluk getireceğinin eylem planını da telkin eder bize. İnsan doğasının hakikatlerine nüfûz edebilmemizi sağlayan narsisizm incelemeleri; anlamlı ve doygun bir hayat için dünyamızla (nesnemizle) benliğimizin (arzumuzun) mümkün olduğunca uyum içinde olması gerektiğini ortaya koymaktadır. Bunun yolu da, yetkin bir egoyla donanmış benlik doğrultusunda yaşanan hayattan ve benliğimize dost bir dünya (nesne) inşâ etme mücadelesinden geçmektedir.

Ancak, insanoğlu ne kadar gelişkin bir uygarlık yaratırsa yaratsın, hiçbir zaman yarattığı uygarlığın kibrine kapılıp da acizliğini unutmamalı; zira dünyayla aramızda uygarlığın hassas bir dengede tuttuğu, ancak her an zedelenebilecek kırılgan bir uzlaşma var; altındaysa değişmez kaderimiz, ontolojik acizliğimiz.

 

KAYNAKÇA

Andreas-Salome, L.(1962). “The Dual Orientation Of Narcissism”. Psychoanalytic Quarterly,

     31: 1-30.

Becker E. (1973). The Denial Of Death. New York: Free Press

Beldoch, M. (1972). “The Therapeutic As Narcissis”. Salmagundi, No:20

Chasseguet-Smirgel, J.(1984). Creativity and Perversion. New York: W.W.Norton.

̶ ̶ ̶   (1985). The Ego Ideal: A Psychoanalytic Essay On The Malady of Ideal. New York:

       Norton

Cooper M. A. (1983). “Psychoanalytic Inquiry And New Knowledge”. Reflections On Self

Psychology içinde. Ed.:Joseph D.Lichtenberg, Samuel Kaplan. Broadway: The Analytic Press

̶ ̶ ̶   (1986). “Narcissism”. Essential Papers On Narcissism içinde, Ed.: Morrison A.P.,

   NewYork: New York University Press,

Ellis H.(1898). “Auto-Eroticism: A Psychological Study”, Alienist And Neurologist,19: 260–

   299

Estin, C.& Laporte H.(2002). Yunan ve Roma Mitolojisi. Çev.:Musa Eran. TÜBİTAK

     Yayınları, 21. Basım, Ankara

Freud S. (1905). Three Essays On The Theory Of Sexuality. Standard Edition, Cilt 7,

     Almanca’dan İngilizce’ye Çeviren: Strachey J., London: Hogarth Press Ltd, 1964

̶ ̶ ̶ (1910). Leonardo da Vinci and A Memory Of His Childhood. Standard Edition,

     Cilt 11, Almanca’dan İngilizce’ye Çeviren: Strachey J., London: Hogarth Press Ltd,1964

̶ ̶ ̶ (1911). Psycho-analytic Notes On An Autobiogrophical Account Of A Case Of Paranoia

     (Dementia Paranoids). Standard Edition, Cilt 12, Almanca’dan İngilizce’ye Çeviren:        

     Strachey J, London: Hogarth Press Ltd, 1986

̶ ̶ ̶ (1913). Totem And Taboo, Standard Edition, Cilt 13, Almanca’dan İngilizce’ye Çeviren:

     Strachey J., Hogarth Press Ltd, London, 1964

̶ ̶ ̶   (1914), On Narcissism: An Introduction, Standard Edition, Cilt 14, Almanca’dan

     İngilizce’ye Çeviren: Strachey J., London: Hogarth Press Ltd, 1964

̶ ̶ ̶   (1915). Instincts And Their Vicissitudes, Standard Edition, Cilt 14, Almanca’dan

     İngilizce’ye Çeviren: Strachey J., London: Hogarth Press Ltd, 1964

̶ ̶ ̶ (1917). Mourning and Melancholia, Standard Edition, Cilt 14, Almanca’dan İngilizce’ye

     Çeviren: Strachey J., London: Hogarth Press Ltd, 1964

̶ ̶ ̶   (1920). Beyond The Pleasure Principle, Standard Edition, 18: 69-143

̶ ̶ ̶   (1921). Group Psychology And The Analysis Of The Ego, Standard Edition, Cilt 18,

     London: Hogarth Press Ltd, 1986

̶ ̶ ̶   (1923). Ego And Id. Standard Edition, Cilt 19, Almanca’dan İngilizce’ye Çeviren: Strachey

     J., London: Hogarth Press Ltd, 1964

̶ ̶ ̶   (1930). Uygarlığın Huzursuzluğu, İstanbul: Metis Yayınları, 1996

__(1940). An Outline Of Psychoanalysis, Standard Edition, Cilt 23, Almanca’dan İngilizce’ye  

     Çeviren: Strachey J., London: Hogarth Pres Ltd, 1964

Giovachinni, P.L.(1975). Psychoanalysis Of Character Disorders. New York: Jason Aronson

Gürbilek, N.(2001). Kötü Çocuk Türk, İstanbul: Metis Yayınları

Hamilton E.(1996). Mitologya. Çev.:Ülkü Tamer, İstanbul:Varlık Yayınları

Henry, J.(1963). Culture Against Man, New York: Knopf

Holmes, J.(2001). Narcissism. Ideas In Psychoanalysis. Seri Ed.: Ivan Ward, Cambridge: Icon

     Books

Hughes T.(1997). Tales From Ovid. London: Faber And Faber

Jones, E.U.(1955). The Life And Work of Sigmund Freud. Cilt 2, New York: Basic Books

Jacobson, E.(1964). The Self and The Object World. New York: International Universities

     Press.

Kernberg O. F.(1975). Borderline Conditions And Pathological Narcissism. New York:

     Jason Aronson

Kovel, J.(1976). A Complete Guide To Therapy. New York: Pantheon

Laplanche, J., Pontalis, J.B.(1988). The Language Of Psychoanalysis. Fransızca’dan

     İngilizce’ye Çeviren: Donald Nicholson-Smith. London: Karnac Books

Lasch C.(1979). Culture Of Narcissism. New York: W.W. Norton and Company Inc.

̶ ̶ ̶   (1985) Introduction. The Ego Ideal: A Psychoanalytic Essay On The Malady of Ideal

   içinde. New York: Norton

Moore, B.E.(1975). “Toward A Clarification Of The Concept Of Narcissism”. Psychoanalytic

     Study Of The Child, 30: 265

Nacke P. (1889). “Die Sexuellen Perversitaten In Der Irrenanstalt”. Psychiatrishe En

     Neurologische Bladen, 3: 20-30

Nunberg, H. ve Federn, E. (Ed.)(1962,1967). Minutes Of The Vienna Psychoanalytic

     Society, 1: 118 ve 2: 312. New York: International Universities Press

Rank, O.(1911). “Ein Beitrag Zum Narzissismus”. Jb. Psychoanal.& Psycopathol. Forsch.,

     3: 401–426

Sadger, J.(1908). “Psychiatrische-Neurologisches In Psychoanalytischer Beleuchtung”. Zbl.

     Gesamtgeb. Med. & Ihre Grenzbeg., No: 7/8

̶ ̶ ̶ (1910). “Ein Fall Von Multipler Perversion Mit Hysterischen Absenzen”. Jb. Psychoanal.&

     Psycopathol. Forsch., 2: 59-133

 



[*] DOĞU BATI dergisinin “PSİKANALİZ DERSLERİ “ konulu sayısında yayınlanmıştır. (Doğu Batı Düşünce Dergisi, Sayı 56: Sf.55-83, Ankara, 2011)

[†] Uzman Psikolog, Psikoterapist, This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it.

* Türkçe psikanalitik literatürde İngilizce’deki “self” kavramı daha çok “kendilik” terimiyle karşılansa da Türkçe’nin gündelik kullanımında, geleneksel ve modern edebiyat ve söylemindeki “benlik” teriminin “self”in işaret ettiği yapı ve deneyime daha uygun düştüğü kanısındayım.

* Freud bu dönemde ego terimini benliği (self) kastedecek biçimde kullanır. Ego ruhsal bir yapı olarak ancak Ego ve İd (1923) yapıtında kavramsallaştırılacaktır.


© 2017 Psiko-Alan.com, izinsiz kopyalanması yasaktır.